Vadii

Bilgi Paylaşım Platformu

 
 
 
Ana Sayfa Hakkımızda Yazarlar Şiirler Hikayeler Şahsiyetler Kitaplar Söyleşi Medya İletişim
 
Önemli Şahsiyetler
Cahit Zarifoğlu
 
 
 
 

Bir serüven şairi
Türk modern şiirinin usta kalemi şair, gazeteci, yazar, çocuk edebiyatçısı Cahit Zarifoğlu ölümünün 20. yıldönümünde anılıyor.

Hazırlayan: Bilal Öylek / Dünya Bülteni

"Dünya diz çöktüğüm yer kadardır"
"Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız/ Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları/ Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları/ Konuşurlar/ İsterler/ Susarlar/
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi/ Ev meslek iş para geçim diyerek/ Düşünün şimdi bir de/ Şehirlerde kasaba ve köylerde/ Başını eğmiş kalbiyle söyleşen biri olduğunuzu."
"Ne çok acı var" cümlesiyle başlar "Yaşamak"a. Zarifoğlu"nun şair kimliği acılarının hem kaynağı hem tartışmasız merhemi gibi. "Yaşamak", denizinden çekilip çıkarılabilenlerin bir çentikle kaydedildiği duvardır sanki. Hayatının muhasebesini yapar: "Utançla yerle bir olarak hatırlıyorum sözlerini." Peygamberimizin hadisinden bahsetmektedir. "Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve "secdede olmadan secdede olmak"larımı ah-vah ile anıyorum." "Utanç içerisindeyim."
Zarifoğlu şiiri modern Türk şiiri içinde bir mihenk taşı özelliği taşır, şiirini kurduğu platform, kullandığı imgeler ve hep yeni baştan okunması gereken söz dizimi ile gündelik hayatta bir şeylere karşılık düşen şiir değil; "ulaşılması gereken şiir"dir. Sözgelimi bir Attilâ İlhan şiiri ile sevdiğiniz kıza serenad yapabilirsiniz. Ama Zarifoğlu şiirinin merkezinden; "İşaret Çocukları"ndan bir kaç dize okumak işinizi oldukça güçleştirecektir.
Cahit Zarifioğlu, Erdem Beyazıt, İlhan Özkan, Ali ve Ahmet Kutlay, Akif İnan ve Nuri Pakdil ile birlikte Maraş Lisesi"nde okurken Hamle Dergisi'ni çıkarmaya başlamışlardı. İlk gelenin 17 yaşında yazdığı şiiri de bu dergide yer almıştı
İnsanca ve artistçe.
Bir sanatçının, şairin, yazarın ortaya koyduğu eserlerinin tamamını, hatta bütünüyle hayatını, Cahit Zarifoğlu"nun bu cümlesiyle işaret ettiği doğrultuda değerlendirmek ve anlamaya çalışmak hiç de yabana atılacak bir yaklaşım olmasa gerek: insanca ve artistçe.
Sanatın başlangıcı ve süreci, bu iki sözcüğün anlam alanından ibarettir. Her insanın tabiatında mündemiç olan sanatsal yüklem, artistçe/sanatçı bir eylemlilik hâliyle dışa vurulur, açılım kazanır; şiir, roman, öykü, resim, müzik, tiyatro, sinema. olur.
Sanatçının ne kadar insanca bir doğası var da o başarılı ya da başarısız sanatı oradan doğuyor ve ne kadar sanatçı bir edayla sözüne, yazısına, tavrına yansıyor anlarız.
Zaman zaman ortalığı dolduran çığırtkanların çığlıklarının ve ortaya koydukları eserlerine hiç de denk düşmeyen kuruntuların ve içeriksiz çalımların öne çıkardığı, kulaklara, gözlere dayatarak gündemde kalmayı başardığı sanat adı altındaki birtakım ürünler, sanat değeri taşıyan, gerçek bir sanatçı gerçek sanat eserlerini geri plana itebiliyormuş, onların yerini alıyormuş gibi görünse de insanca ve artistçe olan her zaman için dünden yarına değerinden bir şey kaybetmez.
Sanatçı tabiatının ve şiirden öyküye, romandan senaryoya, söyleşilerden gazete yazılarına kadar bütün yazdıklarının ve yaşayışının denk düştüğüne sanattan anlayan hiç kimsenin kuşkusunun olamayacağı Cahit Zarifoğlu"nun adıyla en çok anılan ve onun şiirinden söz edildiğinde ilk akla gelen, üzerinde en çok konuşulan şiir kitabı olan İşaret Çocukları"nın serüveni de bunu doğrulamaya yeter. Cahit Zarifoğlu, çok geceler aç yattığını, her ay bankadan matbaaya kadar süren bir zenginlik yaşadığını ve öbür ayın başını beklediğini, bununla da kalmadığını ve bir kitapçıya yüzde elli indirimle yalnızca yüz adet kitap verebildiğini, geri kalan kitaplarını ise tanımadığı bir büroya bıraktığını, orada kış boyunca tomar tomar yakıldığını belirtir; "İşaret Çocukları kitabım yakıldı benim!" der ve ekler; "Özüm hiç değişmedi!"
Dünya"yı olsa olsa şiir kurtarır
Yazara, şaire, sanatçıya düşen de, insaniyetin ve artist tavrın barındırdığı bu öze ve ateşe inanmak ve bağlı kalmak olsa gerek. Bunu çok iyi bildiğinden olsa gerek, şunu da eklemeyi ihmal etmez Zarifoğlu: "Dünyayı olsa olsa şiir kurtarır. Azizim, şiirin dünyada müstesna bir yeri vardır. Ne yaparsın ki şairler çok kötü."
Zarifoğlu"nun sanatçı/şair kimliğinin ve kişiliğinin belirginleştiği, oluştuğu edebiyat ortamı, her ne kadar irili ufaklı, önemli önemsiz birçok dergide şiirler ve yazılar yayımlamış olsa da, 1950"li yıllardan itibaren Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergilerinin vurgularının belirlediği sanat, edebiyat ve düşünce çizgisidir. Mavera"yı yayımlamaya başladıklarında ise Cahit Zarifoğlu otuz altı yaşındadır ve iki önemli şiir kitabıyla (İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam) bir öykü kitabı yayımlamıştır.
Yönünü, otostopla dolaştığı batıdan Afganistan"a, Pakistan"a, İran"a ve bütünüyle İslam dünyasına dönmüştür. "Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz. Gururlu, kibirli ve kapalıyım, durmadan çay ve sigara içiyor, sıkılıyor, çalışmayı sevmiyorum. Serbest bir böcek olmak, kırlarda diğer böceklerle gezinirken doymak, barınmak ve giyinmek istiyorum." dediği ağırlıktan kurtulmuştur.
Artık mutluluk yüklü bir dille itiraf eder Yaşamak"ta, dindar bir ailenin kızıyla evlendiğini; doygun ve mutmaindir. Bunalımlı, bohem, savruk günler artık ruh dinginliğine, imanî sorumluluk ve ilgiyle bütünleşen devingenliğe ulaşmıştır. Tabiatındaki bütün yetenekler, erdemler, karekteristik özellikler, aile ve içinde bulunduğu arkadaş çevresi itibariyle yabancısı olmadığı ama yeniden antenlerinin açıldığı bu inanç ve düşünce dünyasının içinde yepyeni bir dil ve işlev kazanmıştır. Kişiliğinin başat duyguları yalnızlık, acı ve aşk, giderek daha da incelmiş ve imanî bir yük almıştır.
Zarifoğlu, aldığı bu yükü, belki biraz da; "Hayat boş bir rüyaymış/Geçen ibadetler özürlü/Eski günahlar dipdiri/Seçkin bir kimse değilim/İsmimin baş harflerinde kimliğim... Hayat boş geçti/Geri kalan korkulu/Her adımım dolu olsa/İşe yaramaz katında/Biliyorum/Bağışlanmamı diliyorum" dizelerinde dile getirdiği duygular, düşünceler ve sorumluluk bilinciyle bütünüyle şiirlerine, yazılarına, Mavera dergisine ve insan ilişkilerine paylaştırmıştır. Sanat ve edebiyat çevrelerince ve söylediklerine ve yaptıklarına edebiyat ölçütleriyle yaklaşanlarca tam da buradan, en son geldiği noktada eleştiriler almaya başlar:
Sanatçının, yazarın, şairin bir insan olarak zamanında, hayatında hissettiği, taşıdığı sorumluluğun yükünü, sanatsal eylemine nasıl ve hangi ölçüde yükleyeceği noktasında. Kalemin yükü nedir? Kendisine şiir gönderen, yazdıkları üzerine kendisinin görüşlerini merak eden gençlere, tasavvufî âdap kitapları okumalarını, misvak kullanmalarını. tavsiye eder, en anlaşılmaz şiirlerin şairi olarak bilinen Cahit Zarifoğlu, gençlere açık seçik, anlaşılır şiirler yazmalarını, hatta bunları boşverip Mavera"ya abone bulmalarının daha doğru olacağını önerir.
Her sözü söyleyişi, her tavrı sergileyişi, her işi yapışı, Cahit Zarifoğlu"nun içindeki gerçek şairi de mündemiç olan serâpâ sanatçı karekteriyle örtüşür. İnanmadığı, içselleştirmediği hiçbir sözü söylemez o. Karşısındaki insana çok ütopik, hatta saçma gelen önerisine de gerçekleşeceğine kesinlikle inanarak söyler. Onun hassasiyetini, yufkayürekliliğini, merhametini, inceliğini, azla yetinmesini bilen, razı olan. kişilik özelliklerini bilmeyen bir insana ilk görüşte soğuk, itici, ilgisiz, kibirli, hatta karşısındaki insana değer vermeyen, küçümseyen. biri gibi gelmesi az rastlanan bir durum değildir.
Serkeş; dikbaşlı; serâzat; hercâîdir.
Övgüye de, kınamaya da, yergiye de aldırmaz; doğaçlama söyler ve yazar; hatta sanat kuramlarına ve kurallarına, şiir anlayışlarına, eleştirilere itibar etmez. Muhtemel sorunlara ilişkin soruları sorar ve cevaplar; uydu, uymadı gibi kaygıları yoktur. Sanat nedir? Herkesin çok ciddiye aldığı, tartışıp durduğu bu soruyu sorar, ardından da aptalca bulduğunu söyler. Rezonansa girmemek gerektiği konusunda da uyardıktan sonra, dilinin o en yalın hâliyle cevabını verir: "Evet, sanat ve şeriat noktasına geldik. Açık iki kapı. Sanat, bu iki kapıdan aynı anda geçilebiliyorsa sanattır bizim için. Başka türlüsü de sanattır belki ama onların sanatıdır o. Bizce makbul olmaz. Onlar guddelerin marifetlerini çok sanatkârane anlatabilirler mesela. Demek ki şeriata uygun sanat ve şeriata uygun eleştiridir aslolan. Henüz hiçbir detayı üzerinde bilinçle durmadığım fevkalâde güzel ve güven dolu bir yargı bu."
Cahit Zarifoğlu sevgisi ve adı, sanat ve edebiyat dünyamızda düşüncelerinden, sanat anlayışlarından daha çok şiiri ve şair tavrıyla var olan bir insandır. Dört şiir kitabıyla 1950 sonrası modern Türk şiirinin en önemli bir şairi olarak hem kendisinden önceki hem de kendisinden sonraki şairler, eleştirmenler tarafından dikkate alınmış, hatta yol açıcı olmuştur.
Bugün rahatlıkla bir Cahit Zarifoğlu Şiiri"nden söz edilmekte ve bu şiir "keşfedilmeyi bekleyen bir kıta" olarak tanımlanmaktadır. Şiirinin poetikasına ilişkin konuşan, yazan, poetik tartışmalara giren, bu konuda teorik bir poetika kurmaya çalışan bir şair değil Cahit Zarifoğlu. Bununla birlikte kendisiyle yapılan söyleşilerde, Yaşamak"ta, Mavera dergisinde gençlerin şiirilerini değerlendirirken yazdıklarında şiir anlayışına ilişkin ipuçlarını, yaklaşımlarını bulmak, hatta bütünüyle çıkarmak bile mümkün:
"Çoğukez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığımı şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Nerdeyse "dokunmayın şiire" diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir. Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine özel bir iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar. İnsan bütününün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallar değil mi şair? Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü. -Şair, şiirin âleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var biliyorum. Şair, şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi halkının başını utarca eğdirir. Kötü şair, çiviye değil, aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz. -Diyorum ki şiirle mücadele esastır, ama bunu belli etmemeli. Şiirin iyi tabiatı ve iyi zamanında ona çekiç ol ve onu kendi hâline bırak."
Cahit Zarifoğlu"nun şair tabiatının dokusuna ve onun şiirinin iklimine, şiiri bir de yazılan şeylerden ibaret saymadan, ana şiir damarının, tıpkı insan gibi yaratana doğru gayret ettiğini farkederek girilebilir ancak.
Ölüm yıldönümü anısına: Kapanmayan sayfa 
Hesaba göre, şairin ölümünün yirminci, doğumunun ise altmış yedinci yıldönümü. Eserlerinin iki kapağı arasında bir kalbin çarpmakta olduğunu; o eserleri okuyanlarda her seferinde bir iç hayat kıpırtısının yeniden uyandığını düşünürsek Cahit Zarifoğlu'na "ölüm" değil "doğum" algısının daha fazla yakıştığını söylemek mümkün.  
Cahit Zarifoğlu bir iç hayat zenginliğine sahipti. Günlük yaşayışında içini insanlara açan biri değildi. Fakat bu, insanlarla ilişkiden uzak duran bir kişi olduğu anlamına gelmiyor. Hatta aksine çevresiyle çok çabuk iletişim kuran bir insandı. Çok sempatik bir tarafı vardı:
En yakınındakilere bile yakalanmayan Zarifoğlu, bâkir ülkesinin derin yalnızlığı içinde akan ırmağını, geliştirdiği bir ifade biçimiyle, eserlerinde özel bir dile dönüştürmüştür. Onu çözmek, kendi dünyası içinde bulabilmek için günlük hayatından veya eserlerinden yansıyan görünümlerin mazmununa ulaşmak gerekir. Onun eserlerindeki dili kuran yaklaşımın özünde 'hazır tanımlar ve yorumlara teslim olmama', 'hazırı kullanmama' anlayışı bulunmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız bu halin onun eserlerindeki dile yansıması da şöyle olur: Şair, nesneleri, halleri ve hareketleri adlarıyla anmayıp yeniden tanımlamaya giriştiği bir başlangıç hali diliyle bize yansıtır.
Her zaman "aşık" olarak yaşadı
Zarifoğlu için Rasim Özdenören, "her zaman 'âşık' biri olarak yaşadı" der. Zarifoğlu'nda aşk, derin geleneğin 'Birleyici' özüyle irtibatlı bir haldir. Âşık, ana cevhere ait yakıcı bir parçayı içinde taşıdığını fark eden, onun aydınlık ve berraklığıyla varlığa bakan, baktığı her varlığı aynı özü taşır gören kişidir.
Zarifoğlu'nun eserlerinde, aşkı bin bir haliyle yüklenmiş bir iç-insan portresi ortaya çıkmaktadır. Bu iç-insanın en belirgin özelliklerinden biri, etrafındaki insanların ve diğer varlıkların kimliğine bürünebilmesidir. Onların iç hallerini, kendisiymiş gibi hissedebilme ve yaşayabilme yetisidir. Var olanı derinden kavrama, onunla bütünleşebilme aşkı içinde taşıyan insanın özelliğidir.
44 yıllık bereketli bir ömür
Son dönem Türk şiirinin ilginç simalarından biriydi Zarifoğlu.1 Temmuz 1940 tarihinde Ankara"da başladığı hayat yolculuğunu 44 yıllık bir ömürden sonra 7 Haziran 1987"de tamamladı ve bir değirmen misali gördüğü bu dünyadan ebedi âleme intikal etti.
Ortalama insan ömrüne göre kısa fakat bereketli geçen bu süre içinde ondan geriye kendi ifadesiyle "Hakk"ın emrinde ve Rıza-yı Bari için bir amel olarak sayılması gereken" dördü şiir, biri hikaye, biri roman. biri deneme, biri günlük, biri tiyatro ve altısı çocuk hikâyesi olmak üzere on beş eser kaldı.
Edebiyatın değişik türlerinde eser vermiş olmasına karşın Cahit Zarifoğlu"nun öne çıkan esas kimliği elbette ki şairliği idi. Zarifoğlu"nun bütün eserleri, özellikle de şiiri yaşadığı sürece her çevre tarafından ilgiyle karşılandı. İlginç ve farklı eserler olarak değerlendirildi. Fakat muhtevası İslâmî olmakla beraber, dili ve üslûbu dolayısıyla çok geniş kitlelere ulaşamadı Zarifoğlu. O"nun yazma serüvenini özellikle de şiir serüvenini sağlığında çok özel sayılabilecek bir okur kitlesi izleyebildi.
Zor anlaşılır dil
Zarifoğlu"nun şiiri için daha sağlığında iken "zor anlaşılır şiirler" şeklinde genel bir kanaat oluşmuştu. Nitekim, çokça şiir yazıp şiir üzerine fazlaca konuşup yazmayan Zarifoğlu, sayılı şiir söyleşilerinde öncelikle şiirinin zor anlaşılırlığı hattâ anlamsızlığı konusundaki sorularla yüz yüze geldiğinde bu hiç hoşlanmadığı sorular karşısında kendi şiirini "anlaşılmaz değil, zor şiir" şeklinde tarif ederek, böylece şiirinin temel özelliğini de kendi diliyle belirtmiş olmaktaydı.
Bir şiir dünyasını şairinden, onun dünyaya bakışından ve yaşadığı şartlardan özellikle de kişilik özelliklerinden ayırarak anlamaya ve değerlendirmeye çalışmanın doğru bir yol olmadığı dikkate alınacak olunursa, Zarifoğlu"nun şiirine de bu özellikler çerçevesinde yaklaşmak gerekir. Duyarlık olarak kendi edebî geleneğimiz içinde ruh akrabalığı kurabilecek şâirler elbette vardı: Mesela bir Necip Fazıl, bir Sezai Karakoç şiiri...Ama Zarifoğlu"nun şiirinin onlarla da müşterek noktası sadece şiirin iklimi, zemini ile ilgiliydi. Tarz ve eda farklıydı.
İlham sağanağı altında hemen hiç zorlanmadan yazan Zarifoğlu"nun şiirinde imaj bolluğu ve zenginliği çok belirgin bir özellik olarak hemen karşımıza çıkıveriyor. Dilin bütün anlatım imkanları zorlanıyor, kelimeler onunla âdeta yeniden yapı, anlam, ses ve diziliş özelliği kazanıyor, alışık olduğumuz dil mantığı içinde Zarifoğlu"nun şiir dili de farklı yapısıyla okur önünde bir engel oluşturuyordu.
Tepeleme bir Şair gibi yaşarım
"Tepeleme bir şâir gibi yaşarım" diyen Zarifoğlu, yazmak ve yaşamak noktasında da farklı bir kişilik ve hayat tarzı içindeydi. Şiirle iç içe olmasına, onunla dolu dolu yaşamasına rağmen, diğer insanlarla, hayatla, tabiatla ilişkisini çok farklı bir tutum içinde gerçekleştirmekteydi. Toplumun hemen her kesimiyle ilişkisi vardı. Tabiata çok düşkündü. Hayatı ince bir duyarlıkla ve dolu dolu yaşamaktaydı. Her şey, en ince ayrıntısına kadar onun ilgi ve bilgi alanı içindeydi. Özellikle de serüvenci bir ruhu vardı.
O"nun otostop yoluyla Avrupa"nın pek çok şehrini gezmesi bu tipik yönünün bariz bir örneğidir. Kısacası hayatın içinde yoğun bir yaşama serüvenini sürdürmekteydi. Onun şiiri içinde doğal olarak oluşan, bu havasıyla ortaya çıkan bir şiirdi ve anlattıkları kendi "ben"inin hikayesiydi. Şair bu iç kimlikle hayata çıkıyor, fizikten metafizik olana, bireyselden toplumsala, kendi ülkesinden bütün bir insan coğrafyasına, tarihe ve geleceğe koşuyordu. Varlığı âdeta hayatla ölüm adasında gidip gelmekteydi. Dolayısıyla dışardan zor anlaşılır bir serüvenin kahramanı olarak yaşıyor ve yazıyordu.
Şâirin yolculukları hiç bitmez. Sanki o iç beninin karanlığından çıkıp ışığa ve aydınlığa özlem çeken birinin aceleciliği içinedir. Hızla akan bir ırmağın içinde sularla denize akmanın serüvenini yaşarsınız. Bunu bir tren yolculuğuna da benzetebilirsiniz. Netice değişmez. Hızla koşacak ama her şeyi de görüp hissedecek ve yaşayacaksınız. Bu hız, varlığı, eşyayı o denli birbirine bağlamaktadır ki, her şey önünüzde bir sır yumağına dönüşmektedir adeta... Onu çözmek ise bir gülün tomurcuk halinden yapraklarını birer birer açma halini izleme sabrına çağırır sizi.
Zarifoğlu"nun şiirindeki kapalılık karşımızda biraz da okurun meselesi olarak çıkmaktadır. Şairin baktığı ufukları görenlerin, dilinin şifresine aşina olanların özellikle de şiirin içinde hayatı, hayatın içinde şiiri birlikte idrâk etmek cehdini taşıyanların önünde çokta kapalı bir şiir değildir bu.
"Yunus Emre olmak isterdim"
Şair, kendi yazdıklarıyla kendini şerheden olmasa bile gülün açılışı örneği gibi esrarını yaprak yaprak ama yavaş yavaş açmaya çalışmaktadır. Nitekim "Eski şairliklerim gitti gözümden / Gayridir bir başka hal kuşanıyorum" ve "bir Yunus Emre olmak isterdim" diyen şâir bu serüvenin son ufkundaki şiirlerinin de ipuçlarını vermekteydi.  
Özellikle tasavvufî özü yoğun son şiirleri, bu değerlerin dilini bilen okurlar için artık kapalı şiirler değildi. Çünkü ortada bir Yunus Emre örneği vardı. Herkes bu tür şiirden nasibince bir şeyler alabilir, anlayabilirdi. Yine şâirin Filistin özellikle de Afganistan konulu şiirleri anlaşılırlık imkanlarını daha da artırmış oldu.

Gün gelir şâirler de susarlar. Kelimelerin bittiği kader saatidir bu. Artık aceleleri vardır, omuzlarındaki ağır yük, yaşamak yükü, ruhu iyice bunaltmıştır. Sefer zamanıdır. "Ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim" diyen Zarifoğlu"nun da sefer saati geldi, hayattan çabucak geçti ve burada fazla eğlenmedi. Çünkü o bir yolcu olduğunun bilincindeydi.
"Bu sal benim canıma yakışan bir sabaha yaklaşır" dedikten sonra da "sabah"ına ulaştı. Gecenin sonu aydınlık, hayatın sonu kapıda ölüm dursa da gerçekten ölümsüzlüktür. O, sevdiği âlem içinde ve biz ise onun şiir ırmağının çağıltılarını duymaya devam ediyoruz. Ve hayat gibi ölüm de bir şiir, hem de şiirin sahicisidir. Çünkü hayatın sustuğu yerde o konuşmaya başlar.
Zarif şiirlerde kadın ve aşk
Zarifoğlu adına, konu başlığı olarak ne ele alınırsa alınsın, sonuçta onun dünya görüşünün o konu üzerindeki görüntüsü ortaya çıkacaktır. "Zarifoğlu"nda kadın ve aşk"  başlığı da aslında Zarifoğlu"nun genel duruşunun bir benzeri olacaktır.
Kadın: Cahit Zarifoğlu şiiri için, genel kanı kapalı oluşudur. Ancak bu kapalılığın istisna unsurları vardır: kadın ve ana kelimelerinin geçtiği mısralar. Ve onda kadın, Sezai Karakoç"un, üstün olmayan böyle bir arayışı, çabası da olmayan, ancak mutlu olan kadın, anlayışıdır. 
Kadınlığın ve erkekliğin evlilikle hükümet olması. Ve "eş krallığı" kadın ve erkeğin birlikte yaşaması. İnsan, Cahit Zarifoğlu"nda kadını okuyunca, istemeden de olsa, şiir türünün ruhuna aykırı olarak, politik bir taraf oluyor: kadının üstünlüğü adına, ortaya çıkan ve her hal-ü karda mutsuzluk hikayelerinden birinin öznesi kişilerin akımları olan, "kadın izm"lerine" bir çift laf söyleme ihtiyacı duyuyor. Cemil Meriç"ten sonra izmlerle ilgili daha etkin ne söylenebilir ki: "izmler toplumlara giydirilmiş deli gömlekleridir, itibarları menşeilerinden gelir.".
Zarifoğlu"nun kadın profili; ne kadar köyde, tarlada, bağda, bahçede olsa da o duruşuyla modern tasavvurların tamamına isyan basmaktadır. Çünkü o kalabalık sözlerin ötesinde bir kadın duruşu ortaya koyuyor. Bu duruş, bütün kalabalık söylemlere galip sükutun isyanıdır. Gandi"den ödünç olsun: "duruşum mesajımdır."
Aşk: Cahit Zarifoğlu belki de aşkın en tatlı tarafına kalemini salmıştır. Orda şıp sevdilik yok. "Allıyı gördü allıya, pulluyu gördü pulluya" da yok. Kendini bütün varlığıyla hiçleyen, sevgiliye karşı hiçbir korunağı olmayan, hep sevgilinin merhametine muhtaç, kendinin çirkinliği sevgilinin güzelliği, kendinin hoyratlığı sevgilinin narinliği, hep yükseklerin  sahibi sevgiliye asla ulaşamayacak olan derin bir kara sevda vardır.
Aşkın kara sevda oluşu da, sevgiliye ulaşılmazlığı da; aslında kadın tasavvurunun doğal bir sonucudur. Aslında bu aşk anlayışında yaşanan hayatın biçimi de belirleyicidir. Zarifoğlu"nun  kahramanının yaşadığı coğrafya da aşk anlayışının çok belirleyicisidir. Maşuk, aslında bütünüyle kadın; uzakların varlığıdır. Ulaşılmazlık aslında birazda uzaklıktadır.
Cahit Zarifoğlu"nda olan, bir başka yerde veya kimse de olmayan aşkın bir başka şekli de; Zarifoğlu"nda aşk kalıcıdır. Yani sevgili sadece uzakta olan değildir. Yani evindeki de aşık olunandır. Ve o da uzakta olan kadar ulaşılmazdır
Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta, aşık olan sadece erkek değildir. Kadında kendi vakarı -ki bu çok belirleyici, sınırlandırıcı- içerisinde aşkını en fedakar şekilde yaşar. Bu aynı zamanda insanı anlamlandırma ile de ilintili. Bunun izlerini geleneksel kültürümüzde de o kültürden iz taşıyan kişilerde de bulmak mümkün. Hatta belirleyici: "Melali anlamayan nesle aşina değiliz."
Priori şair
Cahit Zarifoğlu, ilk şiir kitabı "İşaret Çocukları"yla birlikte, gerek dili kullanımı, gerek imge yapısı, gerekse orijinal bir dünyaya sahip oluşu bakımından dikkat çekici birçok niteliği şiirinde barındırmış bir şair. Şiir diline ait özellikler söz konusu olduğunda, bu, Zarifoğlu'nun kendine güvenine ve cesaretinden olsa gerek. II. Yeni'den sonra dile hükmediş bağlamında en çaplı ve derinlikli adımdır onunki. (Taşradan yeni gelmiş, şiiriyle yeni yeni beliren bir genç olan Zarifoğlu, dönemin en iyi şairlerinden biri olan Cemal Süreya ile birlikte aynı evde kalmak istiyor. Bu tavır, yalnız şiirde değil, dış dünyada da müthiş bir özgüvene işaret ediyor..)
Cahit Zarifoğlu'na 'a priori' şair demek yerinde bir deyim olsa gerek. İlk kitabıyla, şiire zirveye yakın bir yerden başlamış izlenimi veriyor. Cahit Zarifoğlu şiirinin en başat özelliği, sentaksı kullanışı hiç kuşkusuz. Örneğin, "Dün kalabalıkta / Sevmekten yorulmaktayım" bir sentaks harikası ve dolayısıyla Zarifoğlu'nun dil algısının farklı, ilginç bir verimi.
Zarifoğlu şiirinde, şairin dünyaya bakar ve hayatı kavrarken edindiği 'estetik izlenimcilik' yanında, yoğun 'şaşkınlık' belirtileriyle de karşılaşmak fazlasıyla mümkün. Zarifoğlu şiirinin bir diğer özelliği de, 'Müslüman' bir dünyaya -tabir caizse- hitap edişi ve bu dünyanın içerdiği verimleri seslendirmesidir. Söz konusu dünyaya yabancı olanlar için, "keşfedilmesi" çok uzun sürebilir.
Dönemi şairleriyle mukayeseye kalkışmak, nâfile bir çaba olur. Zira, 'benzerlikler' yok gibidir; özgünlüğü, farklılığı, sahiciliği, rahatlığı, 'dil algısı' ve dolayısıyla 'sentaksı' hiç kimseye benzemez Cahit Zarifoğlu!..
Hakkında söylenenler
Rasim Özdenören: "... Cahit fıtraten bir şeyler için yaratılmıştı. Her türlü güzelliğe âşıktı. İnsan güzelliklerine, tabiat güzelliklerine ve insan eserinin güzelliklerine âşıktı. Çok kimse bilmez. Cahit'in müzik tutkusu vardı. Cahit'in bir müze kültürü vardı. Bunlardaki güzellikleri hisseder ve içine doğduğu gibi o güzellikleri kendi diliyle çevresine de yansıtırdı.
... Cahit ne kendi yazdıkları üzerinde, ne de başkalarının yazdıkları üzerinde düşüncelerini açığa vurmazdı. Cahit dışa vurmadığı için saplantıları olmamıştır. Şimdi diğer arkadaşların saplantıları mı var, diyeceksiniz. Evet var. Çünkü şiir anlayışlarını söylüyorlar."
İsmet Özel: "Kendinden sonra yazmaya başlayan genç müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından."
Cemal Süreyya: "Zarifoğlu'nun şiiri başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç'unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha da yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu. İsimler sözlüklerinde ve ansiklopedilerde onun "gizemci" olduğu çok kesin bir şekilde söylenir. Bence o kadar değil, ya da Zarifoğlu'nun ayırıcı özelliği orada değil. İşaret onda aynı zamanda sorudur. Maraşlı delikanlı tavrını hiç bırakmaması, onun bir inançtan çok, bir afiye bir gösteriye ilişkin olmasından kaynaklanıyordu. Mahallesini çok seven ve oradan gelen dayanışma duygusunu bir silah gibi de görmeye başlayan çocuk. Zarifoğlu'nun şiirinde çok şey serüven duygusundan doğmuştur. Serüvenin kahramanı kendisidir. Ece Ayhan'a sordum, ona göre "Cahit Zarifoğlu" şiirde yapı sorununu en iyi kavramış bir konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri."
Behçet Necatigil: "Şiirlerinde geniş boyutlarla, özellikle madde ve ruh çatışması, Batı diktasına karşı Doğu protestosu gibi temaları işlediği görülüyor."
Hüseyin Hatemi: Türkçe'de hem ahenge ulaşmak hem de duygu iletişimini sağlamının belki de en çetin bir şairlik görevi olduğu günümüzde, bir de buna "avucunda kor tutmayı" eklemişti. "Hal"ini iyiye doğru sürekli yüceltirken "şiir"ini de yeni "hal"ine uydurma savaşımında idi.
Selim İleri: Cahit Zarifoğlu'nun şiirini ve düzyazısını o uzaklık, ayrılık gayrılık içinde ancak kendi uzlet köşemden izleyebiliyordum. Kamplaşma havasında kendine yer bulamayacak bu ince şiir, kapalı ama mutlaka sanatkarca düzyazı kendine özgü değerleri daima korurda. Kapalılık gitgide içekapanış konumuna dönüşmüştür. Besbelli yalnızlık. Zaman zaman İbsen'in kaygılı ferdiyetini, zaman zaman Rilke'nin haykırışını anımsatan, yaşamı ve ölümü bir sorgu gibi karşımıza çıkaran Cahit Zarifoğlu şiiri, bir gün, çok daha aydınlık bir ortamda acısını asıl okuruna iletebilecektir.
Erdem Beyazıt: Cahit'te çok sık görürüz anlatılmaz olanı, çok değişik, belki şiire hiçbir zaman malzeme olmayacak diye düşündüğüm kelimelerle öyle bir ifade eder ki, tam şiiri orada yakalar. Hemen somutlaştırıverir o soyut şeyi. Yine naçizane görüşümü belirteyim; Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman onu hemen anında şiire döküverirdi.
Hayatını kendi diliyle şöyle anlatır:
"1940'ta Ankara'da doğdum. Rahmetli babam hakimdi. Bu vesile ile çocukluğum Güneydoğu'da geçti. İlkokula Siverek'te başladım. Maraş ve Ankara'da bitirdim. Ortaokula ise Kızılcahamam'da başladım, liseyi Maraş'ta tamamladım. Aslen Maraşlıyım.
Ceddimiz 300 yıl kadar önce Kafkasya'dan Maraş'a gelip yerleşmişler.
Bunlar üç kardeşmiş ve içlerinden birinin adı Zarif'miş. İşte bizim aile bu Kafkasyalı Zarif'ten geliyor. Daha çok bu sebeple olacak Kafkasya'yı çok seviyorum.
Edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başladım. Usta hikâyeci Rasim Özdenören, şair Erdem Beyazıt, şair Alaaddin Özdenören ile aynı sıralarda okuduk.
Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatını bitirdim. Öğrenciliğim sırasında çalışmak zorundaydım. Muhtelif gazetelerde sayfa sekreteri olarak çalıştım. Bu yüzden tahsilim biraz ağır aksak ilerledi. Bütün bunlar zarfında vazgeçmediğim, değişmeyen, istikrarlı bir yönüm vardı, o da şairliğim ve yazarlığımdı.
Bir yerde çok titiz bir insanım, bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim, ama her şey zihnimde benim de şaştığm bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun. Çekmecelerde öyle. Ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatımda öyle. Bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine proğramlanmışımdır.
Şiiri de ne zaman yazacağımı bilmiyorum. Memur gibi. Durum öyle gerektiriyor. Sezai Karakoç Ağabeyin yayınladığı Diriliş dergisinde şiirlerim yayınlandı. Ağabeyin sohbetlerinden ve yazdıklarından çok şeyler öğrendik. Her anlamda bizim hocamızdı. Yetişmemizde çok büyük faydası oldu. Sonra Nuri Pakdil ve arkadaşlarının yayınladığı Edebiyat dergisinde yazdım.
1976'dan itibaren ise ben, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Akif İnan ve Nazif Gürdoğan'nın kurucuları olduğu Mavera dergisinde şiirlerim, bir-iki hikâyem, senaryo çalışmalarım, günlüklerim ve "Okuyucularla" ismini verdiğimiz sohbetlerim yayınlandı. Bir kaç yıldan beri ise roman çalışıyorum. Bunlardan ilki Savaş Ritimleri 1985'te yayınlandı. Ayrıca çocuk edebiyatı dalında kitaplar yazdım."
Değişik dönemlerde ilkokul öğretmen vekilliği ve Almanca öğretmenliği yapan Cahit Zarifoğlu, 1976'dan itibaren TRT Genel Müdürlüğü'nde mütercim sekreter olarak görev aldı. Farklı gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı. Mavera Dergisi'ni arkadaşlarıyla birlikte yayımladı.
Zaman Gazetesi ve Mavera dergisi'nde 'Okuyucularla' başlığıyla hayli ilgi toplayan ve bir 'mektep' özelliği taşıyan sohbet köşelerini düzenledi. 1983'te TRT İstanbul Radyosu'nda görev aldı. Radyo oyunları yazdı. 1984'te Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülü'nü alan Zarifoğlu, 07 Haziran 1987'de Yâr'ine kavuştu. 'Yâr ile bayram iderler şimdi."
Detaylı Bilgi için bakın:  www.zarifce.com

 
Site Tasarım: VadiiGrafik ©2007 Vadii - Bilgi Paylaşım Platformu - Tüm hakları saklıdır.