Ramazanla ilgili yazıları görünce o her zaman ki "eski ramazanlar" yarası depreşti. Bu konuda bir şeyler söylemek ve hiç değilse "geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" sadedinde sizlerle dertleşmek -evet dertleşmek- istedim. Zira biliyorum ki pek çokları "gene mi 'eski ramazanlar'
edebiyatı" diyecektir. Ancak maalesef, her ramazan bir öncekini aratınca söyleyecek fazla bir şey kalmıyor.
Gerçi benim için "eski ramazanlar" iş hayatına atılmamla birlikte donup kaldı. Yani "eski ramazanlar" dediğimde hep 1978-1991 yıllarındaki ramazanları hatırlıyorum. Öncesi hatırlanamayacak uzak, sonrası hatırlanmak istenmeyecek kadar sıradan.
Hatırlanmak istenmiyor. Çünkü ramazanı ramazan yapan iftarlardır, sahurlardır, dünyevi gailelerden uzak, sadece vakit geçirmek ve biraz daha tefekkür için sokağa çıkmaktır. Giren ilk vakti rastladığın ilk camide kılmak ve bir sonrası için mutlaka başka bir cami aramaktır.
Tatlı bir telaşın hüküm sürdüğü çarşıda bir kaç ahbabı 10-15 metrekarelik "ticarethanesinde" ziyaret edip ilk kez sohbet ediyormuşçasına zevk alarak bir müddet mükâleme etmektir. Çarşı tümden oruçtur. O ulvi hava her yanda hissedilmektedir. Kediler köpekler bile bir başka bakmaktadır.
Yenilebilecek her şey göze başka güzel görünmektedir. Zira "orucun 'keş'e tamahı vardır". Ardından iftarlıklar alınır. O sana, sen bir başkasına.
(Yani o sana, sen ona değil). Sonra güneş sararmaya başlar. Yavaş yavaş haneye dönme vakti gelir. Araç gürültüsünden uzak, sararan otların, kuruyan toprağın ve kaynaşan karıncaların hemhâl olduğu yollardan, sesinize güveniyorsanız hafiften bir de "Kâbe'nin yolları" mırıldanarak yürürsünüz.
Açlığın kendini iyice hissettirmeye başladığı asude ikindilerde ele geçmiş, su gibi bir Türkçeyle yazılmış tam da ruh halinizle örtüşmüş bir kitabı bulursunuz. Göz kapaklarınız ağırlaşıncaya kadar okursunuz. Üzerinize çöken mahmurluğu dağıtmak için, içerisinden rüzgarların geçtiği, iğde kokularının yemek kokularına -zira bazı evlerde iftar hazırlıkları başlamıştır- karıştığı bahçelerde hafiften ürpererek dolaşırsınız.
İftara daha 10-15 dakika hatta daha fazla olmasına rağmen sofraya oturup, "bunun sevabı buradadır" diyerek -biraz da sabırsızlığınıza perdedir bu- topun atılmasını beklemektir.
Cümbür cemaat -evdekilerle değil, mahalleden akranlarla,
arkadaşlarla- teravihe gidip gülüşerek namaz kılmaktır. Vitir namazında kimin kunut tekbirinden sonra yanlışlıkla rukua gittiğini tesbit edip daha sonra onunla dalga geçmektir (dalga geçmek iyidir, zira dalga geçilen aynı akıbete bir kez daha düşmemek için vitir namzının nasıl kılınacağını iyice öğrenir). Teravih sonunda cemaatin sıtma görmemiş sesiyle ve lakin görüp görebileceğiniz en samimi aşk ile söylediği "Ya hannan, ya mennan, ya ze'l cudi ve'l ihsan" diye uzayıp giden Arapça ilahiyi dinlemek ve yer yer eşlik etmektir (ilginçtir bu ilahi herhalde yalnızca Sivas'ta söyleniyor. Ve daha da ilgilinci ben İmam-Hatip'e gidip üç beş kelime Arapça öğreninceye kadar bu ilahinin arapça olduğunu bilmiyordum. O kadar aşina idim ki hep Türkçe sanıyordum. Anlamayışımı ise öğrenmem gereken kelimeler olduğuna
bağlıyordum.)
Ve sonra sahurlar...
Evin anneleri -evet evin anneleri, ya ne sandınız, bir evde illa tek bir anne mi bulunması lazım gelir- daha imsak'a saatler kala kalkar, çeşit çeşit yemekler hazırlar ve diğer ahaliyi kaldırır. Oruç tutmayacak çocuklar dahi bu şenlikten, bu bereket ortamından mahrum bırakılmaz. Kimsenin aklına "yazık uyusun yavrucak" yollu bir düşünce gelmez. Yemek sonrası ağızlar güzelce yıkanır hatta daha "ihlaslı" olan kimileri dişleri iyice temizlensin diye bir kaç dakida sakız çiğner.
Peki ya şimdi?
İftardan başlayım. -ya da iyice acıkılmış bir günün ardından aceleyle yenen akşam yemeğimi deseydim?- Bir düşünün. Akşama kadar işyerindesiniz.
Aynı koşturmaca içindesiniz. Alıp satıyor, yazıp çiziyorsunuz. Arada bir içtiğiniz çayları terketmeseniz ya da ikindiye doğru iyice kendini hissettiren açlığınız olmasa ramazanın geldiğini çevrenizden hissedemezsiniz. Şimdilerde iftar edilmez, iftara yetişilir. Hatta o bile olmaz, otobüslerde, metrolarda bisküvi ile açılır. Akşamları hep yorgunsunuzdur. Ertesi gün işe gideceksinizdir. Teravihle akşam arası ne de yakındır. Teravihi evde kılsanız ne olur ki? Hatta bu akşam 20 değil de 8 rekat kılmalı ne yoğun bir gündü... (Yoksa o da mı çok ......)
Sahur da uykumuzu bölüyor değil mi? Uyku kalitesi, çok ya da az uyumadan daha önemli. Oysa bölük pörçük bir uykuyla bu nasıl mümkün olur ki. O halde ya yiyip yatmalı ya da son dakikalar da bir şeyler atıştırıp bir daha yatmamalı.
Daha fazla uzatabilirim ama işime gelmiyor. Mesela en son hangi ramazanda Sultan Ahmet kitap fuarını gezdiniz?
Ve şimdi ben "nostaljik" takılıyorsam haksız mıyım?