Dervişin biri mürşidine sorar:
- Efendim, tevhid anlayışımın kemâl noktasına ulaşması için ne yapmalıyım?
Mürşidin cevabı şöyle olur:
- "Ye" harfini aradan kaldır at!
Buradaki "ye" harfi Arapça'da "ben" anlamına gelen zamire işaret ediyor. Yani benlik, bencillik ve egoizm hastalıklarından kurtul, tevhidin sonsuz dünyası sana açılacaktır demektir.
Adına ister din eğitimi, ister insan eğitimi, isterse tasavvuf eğitimi diyelim karşımıza her zaman "ben" veya "ego" eğitimi çıkmaktadır. Buna nefis eğitimi, kişilik eğitimi, şahsiyet eğitimi de diyebiliriz.
İnsanın eğitimi bütün dinlerin ortak konusu olduğu gibi, mistisizmin temel konusu, tasavvuf dünyasının da temel meselesi budur. "Ben" eğitimi, insanda var olan menfi duygu ve hasletleri terbiye yoluyla pasif hale getirmek müsbet huy ve kabiliyetleri aktif hale yükseltmektir. Ben eğitimini gerçekleştiren insanlar hemcinslerine ve çevreye farklı bir gözlükle bakmaya başlar, vazife ve sorumluluklarına derin bir sevda ile sarılır hale gelir.
Egosunu her zaman vitrinde tutan, her cümlesine "ben" diye başlayan, her hareketinde "ye" harfini kullanan insanın temel özelliği ise "iticilik" ve "kibirlilik"tir. Bazan da bu insanların etrafında sun'î olarak oluşturulan "şak-şak"çılar işi iyice çıkmaza sürüklemekte "egosantrik" hastalığının kangren bir hal almasına sebep olmaktadırlar.
Ben merkezli insan, her şeyin en iyisini bilir, her şeyin en güzelini görür, her şeyin en doğrusunu konuşur (!). Bu insanlar sadece kendilerine aşıktır. Nefis eğitimini gerçekleştirenler ise başkalarına aşıktır. Onların hizmetkârıdır. Onlara hizmet etmekten zevk duyar. Konuşurken "ben" kelimesini değil "bende" kelimesini (kul, köle) kullanırlar. Cümlelerine "Bendeniz" diye başlarlar.
Çağımızda insana verilen eğitimin esasları nelerdir? Üniversitelerde bu konu ile ilgili ortak bir ders var mıdır? Yeri geldiğinde herkes şunu söylüyor: Bu işin sırrı kaliteli insanda... İş dönüp dolaşıyor birey eğitiminde düğümleniyor... Peki insan eğitimi için neler yapılıyor? Mühendislik eğitimi, tıp eğitimi, bilgisayar eğitimi insanımıza kazandırılıyor, değişik bilim dallarına ait programlar genç beyinlere yükleniyor.
Eyvallah yüklensin. Ama insanın şahsiyet eğitimini kim üstlenecek, nerede nasıl gerçekleştirilecek? Mesleği ne olursa olsun kişilik eğitiminden geçmeyen insanların hayatla diyaloğu nasıl gerçekleşecek?
Aziz Dost,
İnsanları ahlâk ve moral değerlerinden uzaklaştırdığı oranda başarılı olduğunu zanneden "çağdaş" zihniyet nasıl bir insan tipi ürettiğinin farkında mıdır? Konuşmaya başlayan "sevgi" kelimesini kullanıyor. Peki ama bu duygunun oluşması için okullarımızda hangi teknikleri kullanıyoruz? Hangi davranışlar sevgiyi doğurur ve besler? Bunu dert edinen eğitimcilerimiz, pedagoglarımız, programcılarımız var mı? Yoksa böyle bir mukaddes görevi üstlenenler de mi her cümlesine "ben" diye başlıyor? Arif Nihat Asya çok hassas bir noktaya parmak basıyor:
Baktım yine neyzen başı neyzenlik eder
Canlar yer öpüp sema eder şenlik eder
"Sizden olayım ben de dedim kardeşler"
Bir ses dedi "Burada (ben) diyen benlik eder"
Gerçek şudur:
Ruh ve gönül eğitimini tamamlayanlar sevgi ve mahabbetin ne olduğunu anlar, ne anlama geldiğini kavrar. Dostluk denen zenginliği elde edebilenler de ancak bunlardır. "Mü'minler mü'minlerin dostudur" ayeti bu noktaya ışık tuttuğu gibi (Tevbe, 9/71), "Allah mü'minlerin dostudur..." (Bakara, 2/257) müjdesi de konumuzla ilgilidir.
Dostluğun en üst derecesinin adı ise isâr'dır. Muhtaç olduğu halde dostlarının ihtiyaçlarını birinci plana alan bu anlayış gerçekten "fenâfi'l-ihvan" halidir. Bunu hazırlayan da şu ilahi tesbitlerdir: "... Başkalarına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler, işte böyleleri açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar..." (Haşr, 59/9) Ebu Hüseyin Nuri'ye "Sûfi kimdir, mutasavvıf kime denir?" diye bir soru sorulunca şöyle demişti: "Bulamadığı zaman sükûnet içinde olan, bulduğu zaman başkalarını kendilerine tercih edendir."
İsar'ın en muhteşem örneklerinden biri de Yermuk savaşında yaşanmıştı. Bu sahneyi tekrar yaşamak isteyenler Safahat'ı açıp 80 sene önce yazılan Vahdet isimli şiiri okuyabilirler.