"Bana uzun mektuplar yaz" cümlesiyle sona eren nâmeniz elime geçtiğinde Muharrem ayı girmişti. Muharrem'in hüznü, Kerbelâ'nın melâli ufkumuza gerilmişti. Büyük şâirimiz "melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz" demişti. Bütün İslâm âlemi bu "elîm" olayla haşir-neşir iken yeni bir kasırga daha geldi Kerbelâ üzerine. ABD-İngiltere başta olmak üzere savaş koalisyonu oluşturuldu. Kana susayan YYO (Yeni Yezid Ordusu) bombalamaya başlamıştı Hüseyin'in memleketi Kerbelâ'yı, Rifâî'nin memleketi Basra'yı, İmam-ı Azâm'ın, Geylanî'nin memleketi Bağdat'ı, Ali'nin memleketi Necef'i.
Bağdat doğumlu olan ve yetmiş sene önce rahmet-i Rahmân'a kavuşan yukarıdaki sözün sahibi Ahmet Haşim'in, Subhi Ziya Özbekkan tarafından bestelenen mısralarını hatırladım:
Bir gamlı hazânın seherinde
Israra ne hâcet yine bülbül
Bil kalbimizin bahçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül.
Bir müddet sonra "uzun mektup" yerine uzun şarkılarla mektup yazmaya karar verdim. Çünkü Bağdat, Basra, Nasıriyye, Kerbelâ, Necef ve Kerkük'te yaşayan ve yaşananları bu şarkılar terennüm ediyordu. Şarkılar seni söyler, başka bir ifadeyle şarkılar bizi söyler. Onun için aziz dost, şarkıları sevmenizi seviyorum.
Radyomun düğmesini çevirdiğimde duyduğum nağmede bir soru soruluyordu. Kemanî Cevdet Çağla'nın bestesi okunuyordu:
Baharda bu yıl bir melâl var hüzün gibi
Bülbülde ses, gülde renk açmaz olmuş neden
Gönülde sarı bir hicran var yüzün gibi
Bülbülde ses, gülde renk açmaz olmuş neden.
Akşam televizyonda gösterilen çocuk manzaralarına bakmak istedim, bakamadım. Gözlerimi kapattım bir müddet spikerin sözünü dinledim. Hüseyin'in yavruları kan-yaş içinde sanki Sadi Hoşses'in şu bestesini mırıldanıyordu:
Ağlamakla inlemekle ömrüm gelip geçiyor
Devası yok garip gönlüm günden güne eriyor
Feryadıma efgânıma kimse bir ses vermiyor
Devası yok garip gönlüm günden güne eriyor.
Evliya burcu Bağdat asırlarca değişik bölgelerden gelen gönül adamlarının sohbetleriyle aydınlanmıştı. Şimdi ise binlerce km. uzaktan gelen bombalarla karanlığa gömülüyordu. Sadedin Kaynak imdâdımıza yetişiyor bu sefer:
Ruhuma gecenin mâtemi doldu
Ben şimdi derdimle bir kırık neyim
Ümidim kırıldı bir hayâl oldu
Kimsesiz yollarda kalan gölgeyim.
Bazan Saddam Hüseyin'in, Bazan İranlı Ayetullah'ın, Bazan Kuveytli Sultan'ın saldırısına uğrayan Kerbelâ sâkinleri ne yapsın! Barut kokusuyla, açlık korkusuyla büyüyen bu neslin bir tatlı hatırası bile yok! Selahaddin İnal'ın bestesi de onların hâlet-i rûhiyesine ışık tutuyor:
Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar
Elem dolu kalbimden gitmiyor hâtıralar
Mâziden kalan her iz beni içten yaralar
Elem dolu kalbimden gitmiyor hâtıralar
Bazan iç düşmanlar, dış düşmanlar kadar acımasız olabiliyorlar. "Kol kırılır yen içinde" hikmetine âşinâ olanlar, "şikayet nedir bilmeyenler" bile içini güfte ve beste aracılığıyla döküyor, duâların hangi dilde yapılması gerektiğini soruyor:
Şu göğsüm yırtılıp baksan
Dikenler aynı güldendir
Şikâyet bilmeyen kalbim
Kanar hep ayın eldendir
Bu dertten kurtulan yok mu
Duâlar hangi dildendir
Şikâyet bilmeyen kalbim
Kanar hep aynı eldendir.
Mahzûn Dost!
Şerif İçli bize bakıyor, Kerbelâ sâkinlerini anlıyor. Dünyanın gözü önünde insanın nasıl canavarlaştığını görüyor. Mehtâb ve çölün muhteşem manzarasından niçin vazgeçtiğine açıklık getiriyor. Bizim sorularımızı soruyor, cevaplarını arıyor:
Yine bir sızı var içimde akşam oldu diye
Gözüm acıyor ağlarım hâlâ bilmem niye
İstemem geceyi onda mehtap gam oldu diye
Gözüm acıyor ağlarım hâlâ bilmem niye.
Fehmi Tokay'ın yardımıyla "Muharrem Îlâhî"lerini okumaya ve dinlemeye devam edelim:
Geçti bahar hazân erdi bu yerde
Deli gönül yine dertte kederde
Şakımıyor bülbül artık seherde
Deli gönül yine dertte kederde
Asırlardan beri Kerbelâ mersiyeleriyle, Hüseyin maktelleriyle gözyaşı döken insanlar kendi hâlet-i rûhiyelerini anlatıyor. Hangi aşkın esiri olduklarını fısıldıyor. Cevdet Çağla onlara eşlik ediyor:
Kaçıncı fasl-ı bahar bu solar gider emelim
Tadılmadan nice yıllar geçer, budur hâlim
Çiçeklerim sana dal dal uzansa değmez elim
Ben işte böyle bir aşkın esiriyim güzelim.
Ümidim Efendim!
Bütün bu hüzün bir tarafa sana "Ümit Yolcusu" demeyi çok seviyorum. Hayat bütünüyle hüzün değildir. Bütünüyle sevinç de değildir. Âşık için maddî uzaklıklar bir şey ifâde etmez. Ümit yolcusu için bunların hiçbiri engel değildir. Ümit yolcusu ufukların yolcusudur. Vecdi Bingöl'ün güftesi, Münir Nurettin Selçuk'un bestesi de aynı gerçeği haykırıyor:
Âşıka Bağdat sorulmaz ufukları aşar gider
Ümit yolcusu yorulmaz baht izinde koşar gider
Sevdaya karşı durulmaz gönüllerde yaşar gider
Ümit yolcusu yorulmaz baht izinde koşar gider.
Nişabûrek makamında bestelenen şu şarkının sözleri Şeyh Gâlib'e âittir. O büyük derviş Mesnevî için öyle dememiş miydi:
"İlhâmımı Mesnevî'den aldım
Çaldımsa da mirî malı çaldım"
Ben de bugün bu dörtlüğüne el koyuyorum ve onu size olan duygularımı ifâde etmek için kullanıyorum:
Ey nihâl-i işve bir nevres fidanımsın benim
Gördüğüm günden beri hâtır-nişanımsın benim
Var mı hâcet kim diyem rûh-ı revânımsın benim
Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim.
Mektubumuza, gurûba ve akşam vaktinin sihrine âşık olan Ahmed Haşim'in gam yüklü mısralarıyla başlamıştık. Aynı bestekâr, aynı şâirin bir başka şiirini de bestelemişti. Vuslatla son bulan manzûme ile söze son verelim:
Dönsek mi bu aşkın şafağından
Gitsek mi ekâlim-i leyâle
Bizden daha evvel erişenler
Ağlar bugün evvelki hayâle
Dönsek mi ne mümkün geri dönmek
Düştüyse gönüller bu melâle
Bir eldir ufuklardan uzanmış
Zulmet bizi çekmekte visâle.