Gençlik, bir toplumun dinamiğidir. Bu dinamik unsurun maddi ve manevi donanımlı olması, hayati bir öneme haizdir. Çılgın, zinâkâr, hayatı umursamayan, gayesiz, geleceğe ait tasarımları olmayan, ufuksuz, üretmeyen hep tüketen bir gençlik, toplumun sırtında bir kamburdur. Zamanında çaresine bakmadığı, gençliği başıboş bıraktığı için de toplum, bu kamburun altında ezilmeye mahkumdur.
Rasûlullah (s.a.v.), kıyamet günü dört şeyin hesabını vermeden kul, Allah'ın huzurundan ayrılmayacaktır. Bunlar, "ömrünü nerede harcadığı, özellikle de gençliğini nerede tükettiği..." diye buyururken "gençlik dönemi"nin dinamizmine ve sorumluluğuna vurgu yapmaktadır. Gençlik döneminin hayrı da şerri de, ömrün diğer dilimlerinden daha etkileyici ve kalıcıdır. Çoğunlukla gençlikte edinilen alışkanlıklar ve hayat telakkileri bütün ömrü içine alacak şekilde devam etmektedir.
Bugün gençliğin önünde, kişiliğini ve kimliğini kazanmaya engel ve açık bir tehlike olarak ideolojik dayatma durmaktadır. Bugün ilkokuldan üniversiteye kadar bütün okullar, resmi ideolojinin sultasındadır. Bu sulta altında gençlik, "ulusçu, şöven, statükocu, dünyaya kapalı ve dar kafalı" olarak yetişmektedir.
Günümüzde gelişmiş ülkeler, ideolojik dayatmalardan âzâde bir şekilde, öğrenci-veli ve öğretmenle birlikte müfredat programları hazırlamaktadırlar. Mesela, 2000 yılında eğitim ve öğretimde kaliteyi artırmakla ilgili olarak Almanya'nın Bayern eyaletinde Milli eğitimden sorumlu Kültür Bakanı Monika Hohlmeire'in şu sözleri bu görüşümüze ışık tutmaktadır: "Öğrenci, öğretmen ve ailelerin birlikte çalıştığı bir okul programı, yazılı pedagojik bir anlaşmadır. Şu önemli sorulara cevap vermelidir: Bizim hedefimiz nedir? Niçin hep birlikte çalışıyoruz? Hangi değerlere ve temel prensiplere kendimizi uymak zorunda hissediyoruz?" (Schule Aktuel, Nisan-2000/2).
Böyle sorulara, öğretmenler, veliler, öğrenciler hep birlikte cevap arasa ve bu temel değerler ve hedefler göz önünde bulundurularak bir müfredat programı geliştirilse, okullarda hiç ideolojik dayatma ve kılık kıyafet baskısı kalır mı?
"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir gençlik" ten söz edilir, fakat fikri de, irfanı da, vicdanı da ipotek altında bir gençlik, bu ideolojik dayatma tezgahından geçirilerek "yığınlar" halinde topluma intikal ettirilir. Bizler de bu tezgahtan geçtik fakat imalat hatası olarak bu topluma kazandırıldık. İlkokuldan başlayıp üniversiteden mezun olup da dünya görüşü olarak Kitap ve Sünnet temeline dayalı bir nizam için çırpınan bütün kardeşlerimiz de birer imalat hatasıdır. Ne mutlu onlara.
Bu eğitim sistemi içerisinde gençliğin ruhu çalınıyor. Boşluğa itiliyor. Beşeri ideolojilerin kurbanı oluyorlar. Ahirette hesap verme inancından tamamen uzak, dünyevîleşmiş, şehvetinin peşinde pervasızca koşan Rabb'e kul olmaktan "kurtulup" kula kul olmayı çağdaşlık ve demokratlık zanneden bir gençlik üretiliyor. Bundan dolayı da toplum olarak her geçen yıl bir önceki yıla göre, "değerlerine" daha uzak, "uçkuruna" daha yakın bir gençliğe şahit olmaktayız. Bunda müfredat programının yanında medyanın erotik fotoğraf ve filmleri, genel ahlâkın gün geçtikçe daha da kötüye gitmesi ve bu arada eğitimcilerin yetersizliği ve kalitesizliği de büyük rol oynamaktadır.
TRT'nin gençlere yönelik bir programında seyrettiğim iki profesörün iki tavsiyesini, yozlaşmamızı tetikleyen iki tahribat olması açısından ilginç olduğu için burada kaydetmek istiyorum. Altmışını aşmış, yüzünde iman nurundan eser bulunmayan prof.ün biri diyordu ki: "Üniversite insana, özgür düşünmeyi ve çağdaş yaşamayı öğretir. Artık kadın-erkek ayrımına son vermek gerekir. Ev kiralarken sadece erkekler olarak değil kız arkadaşlarınızla beraber kiralayın. Gerçi bizim toplumumuzda yadırganır ama toplumu sizler değiştireceksiniz. Benim kızım Ankara'da erkek arkadaşları ile beraber kalmaktadır. Çağdaş yaşam bunu gerektirir. Anadolu kentlerinde zorlanırsınız fakat Ankara, İstanbul, İzmir gibi kentlerimizde bu ortamı rahat bulabilirsiniz. Kendine öz güveni olmayanlar bu beraberlikten korkarlar. Sizler Üniversiteli olarak kızıyla-erkeğiyle bu güven ortamını oluşturmak suretiyle çağdaş yaşama katkıda bulunmalısınız."
Diğer profesör de, ahiret endişesinden uzak dünyalığı kurtarmak adına altın nasihatlarını (!) şöyle sürdürüyordu: "Gençler! Yapacağınız tercihlerinizi iyi düşünün. Yanlış tercihleriniz sizin elli yılınıza mal olur. Doğru ve isteyerek yaptığınız tercihleriniz sizin elli yıllık mutluluğunuzu garanti altına almış olur. Bu , istikbalinizin garantisi demektir." Yani bu profesör demek istiyor ki, "Şu anda 18-20 yaş civarındasınız. Üniversiteyi bitirip hayata atıldığınızda 22-25 yaşlarında olursunuz. Elli yıl da hizmet süresi ve emekli olarak yaşasanız, yaşınız 70-75 olur. Türkiye'de de yaş ortalaması bu civardadır. Böylece garantili bir hayat yaşamış olursunuz. Ondan sonra da ölüp gidersiniz." Pekiyi bu profesöre sormak gerekmez mi: "İstikbal, sadece elli yılla mı sınırlıdır? Sonsuza açılan ahiret istikbali için bu gençlere söyleyecekleriniz yok mu?"
Evet değerli okuyucular, işte böyle bir olumsuz ortamdan ruhen boş, gayesiz, mânen çürük, "sevgenç" türü bir neslin çıkması gayet normaldir. Rüzgar ekerseniz fırtına biçmek zorundasınız.
Eğitilmiş insan gücü, bir milletin ayakta tutan omurgasıdır. İlkokul öğretmeninden tutun, işletmecisine, hakim ve savcısına, başbakan ve cumhurbaşkanına varıncaya kadar toplumun geleceğini belirleyen insanlar, üniversite tezgahından geçmektedir. Toplumu değiştiren güç odaklarının çoğu üniversite diplomalıdır. Yukarda değindiğimiz kara bulutların gölgesinde eğitilen bu dinamik güç de eğitildiği kalıplar doğrultusunda toplumu değiştirmeye kalkacaktır. Dolayısıyla yetiştiği değerlerle halkın manevî değerleri çatışma halinde olacağı için, bürokrat-halk, devlet-millet zıtlaşması söz konusu olacaktır. Şimdi olduğu gibi.
Şu halde eğitim, mikro planda çocukta şahsiyeti inşa faaliyeti, makro planda da yarınki cemiyeti kurma ameliyesidir. Bu ameliyenin ifasını ehil ellere verdiğiniz zaman, şahsiyetli fertler ve bu şahsiyetli fertlerin bir araya gelmesinden de sağlıklı toplumlar meydana gelir. Bu işi, ideoloji dalkavukları üstlenirse -bugün olduğu gibi- içi boşaltılmış, hayatı, göbeği ile dizkapağı arasına sıkıştıran acûbe fertler ve bu ruhen boş fertlerden de her an patlamaya hazır, sinirleri gerilmiş gayr-ı sıhhî toplumlar meydana gelir.
Çocuğumuzu üniversite sınavına motive edip heyecan ve gayret içine sokarken aynı heyecanı ve motivasyonu ahiret sınavı için yapmıyoruz. "İstikbalini/geleceğini garanti etmek için üniversiteyi kazanmalıdır" diyoruz ve haklıyız, bunu kınamıyoruz; fakat ahiret istikbalini "dünya" kadar kaale almıyoruz. "Ey iman edenler! Kendinizi ve aile fertlerinizi ateşten/cehennemden koruyun" (Tahrim: 6) ayeti çerçevesinde düşünerek dünyada açlık, işsizlik, şahsiyetsizlik ateşinden korunmaya ve aile fertlerimizi korumaya çalıştığımız kadar, cehennem ateşinden korunma ve korumaya çalışmıyoruz. En azından çocuğumuz dünyasını imar ederken ahiretini imha etmesin "Sizin hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini birlikte yürüteninizdir. Çünkü dünya, ahirete ulaştırıcı bir vasıtadır. Sakın insanlara yük olmayın" (Ramuzü'l Ehadîs, s.363) hadisi şerifi gereğince hareket etsin demiyoruz.
Görüldüğü gibi, bizim manevî bakımdan sahip çıkmadığımız gençliğimize, üniversitelerimiz hiç sahip çıkmamaktadır. Aksine kendi ifadeleri ile "çağdaş yaşam"la entegre ederek, resmî ideoloji ile yükleyip, mukaddes değerlerinden kopararak hayata kürelenmektedirler. Zararı yok, dünyalık mesleklerini oralardan öğrensinler ama ahiretlerini birazcık olsun düşünüyorsak yavrularımızı tamamen onların kucağına ve insafına terk etmeyelim. Yoksa hüsrana uğrayanlardan oluruz.
Selam ve dua ile.