Sözlükte z-l-m kökünden türeyen zulmet, karanlık demektir. Kur'an-ı Kerim'de zulmet ile nur yan yana kullanılmaktadır. Önce, soru: "Karanlıklarla nur bir olur mu?" (Ra'd 13/16). Sonra cevap : "Nurla karanlıklar bir olmaz" (Fâtır, 35/20).
Burada dikkat çeken husus, aydınlık ve nurun tekil, karanlık ve zulmetin çoğul olarak kullanılmasıdır. Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyetinde birinci kelime daima tekil, ikinci kelime daima çoğul olarak zikredilmiştir. Çünkü nur bir tanedir, karanlıklar ise binbir çeşittir.
Nur suresinin 39 ve 40. ayetleri ise konuyu farklı sembol ve psikolojik benzetmelerle açıklıyor:
"Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince; onların yapıp ettikleri çölde görünen serap gibidir. Susayan kişi suyu gördüğünü sanır. Ama gördüğü şeye yaklaşınca orada hiçbir şey bulamaz. Bunun yerine yanında her zaman Allah'ın hazır ve nazır olduğunu ve sonunda hesabını eksiksiz göreceğini fark eder. Çünkü Allah hesapta çok dakik ve hızlıdır. Yahut onların yapıp-ettikleri engin bir denizin kopkoyu karanlıkları gibidir. Öyle bir deniz ki üst üste kopan dalgalar ve tepedeki kara bulutlar o karanlığı daha da artırıyor. Kat kat, üst üste karanlıklar... Öyle ki insan çıkarıp baksa neredeyse kendi elini dahi göremez. Öyle ki Allah'ın aydınlatmadığı kimse için ışık bulma umudu yoktur."
Cânım Efendim,
En koyu karanlık haksız sebeplerle yapılan harptir, en büyük zulüm savaştır. Ve dün zulüm denince insanların aklına öncelikle Afganistan geliyordu. Bugün Irak yarın başka bir yer. İngiliz-Amerika ortaklığı ile sergilenen bu "karanlık tablo"da şüphesiz içimizdeki "beyinsizlerin" de katkısı vardır.
Safahat'ın Halk'ın Sesleri isimli 3. kitabında yer alan 1913 tarihli şiir A'raf suresinin 155. ayetiyle başlamaktadır: "İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allah'ım..."
Kırk dört mısradan meydana gelen bu şiirin ilk mısraını şu soru meydana getirmektedir:
Yâ Râb bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Bir soru da şöyle:
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkum?
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!
Nur istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
"Yandık!" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezeli nefha, yakında,
Yâ Râb, o cehennemle bu tûfân arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,
En sonra, salib ormanı görmek Haremeyn'i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz'ın
Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta;
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?
Sönsün de İlâhî, şu yanan meş'al-i vahdet,
Teslis ile çöksün mü bütün aleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran iman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurbân?
Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-ı le'îmin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'ân-ı Hakîm'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Râb, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma'na
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma'sûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
La yüs'el'e binlerce su'al olsa da kurban;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!
Eyvah! Beş on kafirin imanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefîl elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevami' yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki ma'bed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin matemi çağlar.
En kanlı şenaatle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok....
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!