Söyleşi - Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Prof. Dr. M. Şevki AYDIN ile Diyanet Üzerine.
Söyleşi: Muhammet GÜNAY
(Bilder dergisinden alınmıştır.)
BİLDER: Hocam öncelikle bizlere zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kısaca BİLDER'den bahsetmek gerekirse; BİLDER, öncelikli hedef olarak Bursa İlahiyat fakültesi mezunları ve Bursa'daki diğer İlahiyat mezunlarının meslekî problemlerim tespit etmek ve mümkün olan çözüm yollarını aramak amacıyla kuruldu. Ayrıca onların düzenli olarak bir araya gelmelerini ve kaynaşmalarını amaçlamaktadır. Bu amaçla, hocalarımızla aylık çay sohbetleri, Arapça, Farsça ve Osmanlıca kurslar ve değişik konularda seminerler düzenliyoruz.
Hocam sizin de bildiğiniz gibi bütün ilahiyat fakültelerinde uygulanan müfredat hemen hemen aynı. Aynı şekilde ilahiyat mezunlarının çalışma alanları da başta Milli Eğitim ve Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere oldukça kısıtlı. Durum böyle olunca ilahiyatlıların karşılaştıkları sorunlar ve çözüm yolları da hemen hemen aynı olmakta. Biz de hem ilahiyatları hem de Diyanet'i yakından bilen biri olarak sizinle ilahiyatçıların problemlerini ve bunların çözüm yollarını konuşmanın gerçekten faydalı olacağına inanıyoruz. Hocam sizce bilhassa Diyanet'te çalışmakta olan ilahiyatçıların en önemli sorunları nelerdir ve bu sorunlar nereden kaynaklanmaktadır. İlahiyat Fakültelerinin şu anki eğitim politikaları, başında olduğunuz kurumun amaçlarına ve hizmet alanına ne kadar mutabık. Sohbetimize uygun görürseniz bu genel soruyla başlayalım.
M. Şevki AYDIN: Tabi öncelikle şunu belirtmek gerekir; İlahiyat fakülteleri ayrı bir kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı ayrı bir kurumdur. Bunların görevleri de farklıdır. İlahiyat fakültelerinin aslında bir amaç belirsizliği yaşadığını da söyleyebiliriz. 1924'te açılan ilahiyat fakültesinin amacı, kanunda "yüksek din mütehassısları yetiştirmek" şeklinde olduğu belirtilmekle. Çok genel, çok pratik. 1949'da yeniden açılan İlahiyat fakültelerinin kanunî gerekçesiyle de, batıda olduğu gibi bizde de "aydın din bilginleri yetiştirmek" şeklinde mealen belirtilen bir amaç var. Gördüğünüz gibi bu da son derece geniş, soyut, genel bir ifade. 1982'de ilahiyat fakülteleri yeniden yapılandırıldı. Orada da zaten amaçlar konusunda bir açıklama yok. Ancak 1997'de yapılan son değişiklik, son program bir öncekilere göre oldukça bilimsel program geliştirme ölçütleri gözetilerek hazırlanmış bir programdır. Ama yeterli bir program değil. O ayrı, eleştirecek yönleri var.
Ama öncekilerle kıyasladığımız zaman oldukça ileri bir düzeyde. Mesela oradaki amacın biraz daha ayrıntılı bir biçimde takdim yazısında serpiştirildiğini görüyoruz. Yine de ilahiyat fakültelerinin amaçları net, açık seçik bir şekilde belirlenmemiş. Çok ciddi bir sorundur bu! Neden çok ciddi bir sorundur; çünkü amacı belli olmayan bir eğitim kurumunun neyi, nasıl, niçin yapacağı konusunda kafası karışık demektir. Biraz önce de belirttiğim gibi ilahiyat fakültelerinin ya da daha genel olarak Yüksek Din Öğretimi Kurumları'nın programları yap-boz tahtasına çevrilmekten başka bir şey yapılmamıştır. Yani bilimsel ölçülere göre program geliştirme çalışmaları yapılamamıştır ve sık sık değişmiştir. Bu değişiklikler ise ders koyup ders çıkarmak, falanca dersin kredisini azaltmak, filanca dersin kredisini yükseltmek şeklinde anlaşılmıştır. Onun için de bu düzenlemeler pek verimli çalışmalar olmamıştır. Yani içeriği belirlemede muğlaklık vardır. Amaç net değilse içeriği belirlemede eğitim-öğretim etkinliklerini düzenlemede muğlaklığa mahkumsunuz demektir. Ölçme ve değerlendirmede de yine belirsizliğe mahkum olursunuz. İlahiyat fakültelerinin karşı karşıya oldukları en büyük sorun budur.
1998'e kadar ilahiyat fakülteleri tek bir program uyguluyordu ve aspirin gibi bir diploma veriyordu. Bu diplomayı alan, çok büyülü bir diploma almış oluyordu ve bu diplomayla 30 kadar alanın uzmanlığına talip olabiliyordu. Bu da son derece olumsuz bir durumdu. Çünkü ne Türkiye'de bunun bir benzeri vardır ne de dünyada. Aynı diplomayı, aynı programı izlemiş bir insan hem din kültürü öğretmeni olabiliyor (ilköğretim 2. kademeden tutun, lise sona kadar bütün kademelerde din kültürü öğretmeni olabiliyor), Diyanet camiasında müftü olabiliyor, vaiz olabiliyor, imam olabiliyor, murakıp olabiliyor, Kuran Kursu öğreticisi olabiliyor, daha sonra imam-hatip liselerinde 13 kadar meslek dersi var. Her bir meslek dersinin uzmanı olabiliyor. Düşünebiliyor musunuz; bu mezun Arapça öğretmeni olabiliyor, dini hitabet hocası olabiliyor.
Oysa siz de ilahiyat fakültesi mezunusunuz, biliyorsunuz ki ilköğretim 2 kademede din kültürü öğretmeni olmakla lisede din kültürü öğretmeni olmak arasında bile büyük fark var. İmam-hatip lisesindeki bu dersler arasında bile büyük farklar var. Vaizlikle bir öğretmenliği nasıl aynı kefeye koyabilirsiniz; müftülük bir imamlıkla, bir öğretmenlikle... Bunların hepsi farklı formasyonları gerektiren görevler olmasına rağmen yıllarca tek bir program izleyen insanlar bütün bu görevlerin uzmanı sayılmıştır ve kişi ne olacağına ancak atandığı zaman karar verebiliyordu. Düşünün, yani bunların çok tasvip edilebilir bir tarafı yok. Ama 1998'de yapılan bu değişiklikle istihdam alanını da kapsayacak şekilde bir bölümleşmeye gidilmiştir. Şimdi iki tane bölüm var, program var ilahiyat fakültelerinde: l. İlahiyat Lisans Programı. 2- İlahiyat Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Programı. Şimdi öğrenci gelirken karar veriyor ne olacağına, bu son derece güzel bir şey. Başlangıçta dediğim gibi bu programlar son derece iyidir anlamında konuşmuyorum. Bunların da geliştirilmesi lazım, ihtisaslaşma açısından son derece önemli bir adımdır. Biz bunu gerçekleştirmeliyiz.
BİLDER: Hocam, sizin döneminizde Yüksek İslâm Enstitülerinde felsefe, tefsir, hadis bölümleri vardı. Ama zannediyorum ihtisaslaşma şeklinde değildi.
Ş. AYDIN: Dikkat ederseniz bir noktayı vurguladım: "İstihdam alanıyla bütünleşen bir bölümleşme". O dediğiniz dönemlerde, Yüksek İslam Enstitüsünde ve ilahiyat fakültesinde de bölümleşme vardı. Fakat bu bölümleşmenin pratikte bir değeri yoktu. O zaman işlevsiz kaldı, fakat şimdi öyle değil. Şimdi istihdam alanıyla bütünleşen bir bölümleşme. Bu son derece güzel bir şey. Şimdi ilahiyat programı hazırlanırken de Diyanetin ihtiyaçlarını karşılama düşüncesiyle hareket edildiğini söylemek oldukça zor maalesef. Ama fiilî durum bugünkü ilahiyat fakültelerinin programına bir amaç biçmiş durumdadır. Nedir o fiili durum? İlahiyat fakültesini bitirenler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değişik kademelerinde görev alacak insanların yeterliklerini kazandırmaya dönük olmalıdır. Ama bu program bu haliyle bunu kazandıracak nitelikte değildir.
BİLDER: Sizin gibi Diyanet İşleri Başkanımız da akademisyenlikten geldiği için, Diyanet yönetimi olarak ilahiyat fakültelerinden ne gibi taleplerde bulunulabileceğini iyi bilmektesiniz. Hocam, bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı olarak ilahiyat fakültelerinden bir talebiniz oldu mu?
Ş. AYDIN: Şimdi biz istihdam kurumu olarak bize eleman yetiştiren kurumlarla son derece sıkı bir ilişki içinde olmayı hedefliyoruz ve biz göreve başladıktan sonra da bu düşüncemizin somut adımlarını attık. Her konuda ilahiyat fakülteleri ile işbirliği yapmayı düşünüyoruz. Mademki bizim eleman kaynağımız ilahiyat fakülteleridir, bu kurumların bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak uzmanları yetiştirir hale gelmesi son derece önem arz etmektedir. Onun için şimdi ilk etapta bundan iki buçuk ay kadar önce din görevlilerinin yeterlilikleriyle ilgili çalışma başlattık. Müftünün, vaizin, imamın, Kuran kursu öğreticisinin ve din hizmetleri uzmanının yeterlilikleri konusunda çalışmak üzere altı tane akademisyene tebliğ hazırlama görevi verdik. Sağ olsunlar onlar da kabul ettiler.
Dolayısıyla ilahiyat fakülteleri de tabi ki YÖK kanalıyla program geliştirme çalışmalarında bunları dikkate alacaktır. Dolayısıyla bu çalışma bizim yol haritamızı teşkil edecek. Yani bundan sonra biz hizmet içi çalışmalarımızı da rasgelelikten, gelişigüzellikten kurtaracağız. Bilimsel bir zemine oturtacağız. Şimdi hemen bütün personelimizin ihtiyaçlarını, eksiklerini bu yeterlilikler doğrultusunda belirleyeceğiz. Bu yeterlilikleri karşılamaya dönük eğitim hizmetlerine ve hizmet içi eğitim faaliyetlerine başlayacağız. Böylece bu çalışma hem bizim hizmet içi eğitim faaliyetlerimizi yönlendirmiş olacak, hem de ilahiyat fakültelerinin program geliştirme çalışmalarında bir yol haritası görevini yapmış olacak.
BİLDER: Hocam, yanlış hatırlamıyorsam bir ara Diyanet İşleri Başkanlığı olarak değişik illerde akademiler kurmak gündeme gelmişti. Şu anda Diyanet'in, din görevlilerinin kalitesini artırma için böyle akademiler açması hala söz konusu mu? Şayet bu akademiler açılacaksa haseki ve benzeri diğer ihtisas kurslarından ne kadar farklı olacak? Yurt dışında görevlendirileceklere ve kurumda daha aktif hizmetlerde bulunacaklara dönük eğitim çalışmaları mı yürütülecek?
Ş. AYDIN: Şu anda bizim bir akademiye dönük çalışmamız yok. Öncelikle ilahiyat fakültelerinin bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak bilinçli kurumlar olmasını düşünüyoruz. Hizmet öncesi eğitimde de aynı şeyi düşünüyoruz. Yani hizmet içi eğitimde de ilahiyat fakülteleri ile sıkı bir işbirliği ile çalışmak istiyoruz. Çünkü ilahiyat fakültelerimizde bugün hakikaten bir gelişme var. Bu gelişmeleri değerlendirmek ve yakından takip etmek gerekir. Bu noktadan hareketle hizmet içi eğitim faaliyetlerimizin de bu bağlamda yine devam etmesi gerekiyor. Bir taraftan ilahiyat fakültelerini diğer taraftan hizmet içi eğitim çalışmalarımızı çok iyi bir konuma getirmek durumundayız.
BİLDER: Yani personele yönelik?
Ş. AYDIN: Tabi, hizmet içi eğitim hiçbir zaman kaldırılamaz. Çünkü hizmet içi eğitime her zaman ihtiyaç vardır. Bunun için de biz eğitim merkezlerimizi yeniden yapılandırma çalışması başlattık, işte biraz önce sözünü ettiğim yeterlilik çalışmaları aslında onun da kılavuzluğunu belirleyecek. Bundan sonraki program geliştirme çalışmalarında da bu yöntem takip edilecek. Bizim amacımız mevcut eğitim merkezlerini çağdaş bir konuma getirmek, bilimsel bir zemine oturtmak ve oradaki programları bilimsel ölçütlere göre geliştirerek daha verimli daha etkin hale getirmek. Şu anda bu çalışmalar içindeyiz.
BİLDER: Ankara İlahiyattan mı?
Ş. AYDIN: Hayır, değişik ilahiyat fakültelerinden. Onlar da 11-12 Mart tarihinde kapalı bir bilimsel toplantıda bu bildirileri tartıştılar. Bu tartışmaya hem akademisyenleri aldık, il müftüleri, ilçe müftüleri, imamlar, Kuran kursu öğreticileri, din hizmetleri uzmanlarından temsilcileri aldık ve orada tartıştık. Oradan çıkan sonuçlara göre tebliğ sahipleri yeniden tebliğlerini gözden geçirdiler. Biz de akademisyenlerden, yüksek disiplin üyelerinden oluşan bir komisyon daha oluşturduk ve şimdi bu çalışmalara son şeklini veriyoruz. Mayısın ikinci haftasında sonuçlandırılacak bu çalışmayı ilahiyat fakültelerine göndereceğiz. "Biz şu şu niteliklere sahip eleman istihdam etmek istiyoruz, siz Diyanet İşlerine eleman yetiştirmek istiyorsanız, yetiştirirken bu yetenekleri kazanmalarına dönük eğitim-öğretim faaliyetleri düzenlerseniz veya eğitim-öğretim faaliyetlerini buna göre düzenlerseniz bizim için daha hayırlı olur" şeklinde amacımızı kısaca belirttik.
BİLDER: Hocam bu eğitim merkezlerinin yaygınlaştırılması söz konusu mu?
Ş . AYDIN: Hayır, bizim eğitim merkezlerimiz zaten değişik illerde var. Bunlardan 5 tanesi ihtisas kursu, diğerleri de değişik illere dağıtılmış eğitim merkezleri. Bunların hepsini yeniden yapılandıracağız. Fiziki imkanlarından tutunuz, eğitsel niteliklerine kadar her şeylerini yeniden yapılandıracağız. Dediğim gibi program geliştirme çalışmalarını yürütüyoruz. Burada şunu amaçlıyoruz; çağın insanının ihtiyaçlarını karşılayacak donanıma sahip din görevlilerinin yetiştirilmesi ve vatandaşımızın günlük hayatındaki sorunlarına dinin katkı sağlayıcı olabilmesinde rol oynayabilecek, hakikaten donanımlı bireyler yetiştirmek.
BİLDER: Son dönemlerde murakıpların, imamların, hatta müezzinlerin ilahiyat mezunu olmaları bu anlamda büyük bir gelişme. Maalesef yapılan anket çalışmaları ve istatistikler, mevcut din görevlilerinin halkla iletişim kurma, kendini kabul ettirme noktasında gönlümüzden geçen başarıyı sağlayamadıklarını göstermektedir. Bunun mutlaka birçok nedeni vardır. Aynı zamanda din görevlisi alınırken, ilahiyat fakültesi mezunlarının tercih edilmesi güzel bir şey, ama alınan eğitimin yeterli olmadığı anlaşılıyor. Göreve alınacak bu insanların bir şekilde seviyelerinin yükseltilmesi gerekiyor. Aksi halde halka gereken hizmeti veremiyorlar ve halktan beklenen ilgi ve alakayı da göremiyorlar. Din görevlilerinin halktan kopuk olmalarının mutlaka birçok sebebi vardır. Sizce bu sebeplerin başında neler gelmektedir ve çözümleri nelerdir?
Bunu kısa zamanda düzeltmek mümkün olmadığı için iyileştirici çalışmalar yapmamız gerekiyor. İşte hizmet içi eğitim faaliyetleri bu insanların niteliklerini yükseltmeyi amaçlıyor. Ayrıca Açık Öğretim Fakültelerinin ilahiyat ön lisans programları ile görevlilerimizin kalitesini yükseltmek istiyoruz. Şimdi Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bir çalışma başlattı. Bu çalışmalar da bitmek üzere. Bir ilahiyat lisans tamamlama programı. Bunlarla bir taraftan mevcut personelimizin daha eğitimli hale gelmesini sağlarken diğer taraftan da artık bundan sonra ilahiyat fakültesi mezunlarını almayı düşünüyoruz. Ama ne yazık ki yapılan sınavlar ilahiyat fakültesi mezunlarının da yetersizliklerini ortaya çıkarıyor. Sınavları kazanamıyorlar. Yine imam hatip lisesi mezunu olan hafızlar tercih ediliyor.
BİLDER: Hocam bu noktada, din görevlilerinin halka daha iyi hizmet verebilmelerini temin edecek bir uygulama vardı. Daha doğrusu Diyanet İşleri eski başkanı Said Yazıcıoğlu Bey'in döneminde sadece din görevlileri ilahiyat meslek yüksek okullarına alınıyordu. Bu girişim tam anlamıyla başarılı olmadı. Bu anlamda yeni çalışmalar düşünülüyor mu? Sizin de belirttiğiniz gibi mevcut din görevlilerinin üniversite mezunu olanları %10'u geçmediğine göre imam hatip lisesi mezunu görevlilerinin biran önce eğitimlerini tamamlayabilmeleri için böyle bir uygulama var mıdır?
Ş. AYDIN: Hayır. Şu anda bizim Meslek Yüksek Okullarına dönük bir talebimiz yok. Biz ilahiyat ön lisans ve lisans programlarının değerlendirilmesini daha çok tercih ediyoruz. Bir de eğitim merkezlerine hizmet içi eğitim olarak ağırlık veriyoruz. Bu arada biz Açık Öğretimin daha fazla değerlendirilmesinden yanayız. Çünkü bunların problemi daha az. Çünkü İlahiyat Meslek Yüksek Okullarının hem Diyanet tarafından kaynaklanan sorunları vardı, hem de ilahiyattan kaynaklanan sorunları vardı.
BİLDER: Biraz önce de bahsettiğimiz gibi zaten şu andaki ilahiyat fakültelerinin vermiş olduğu eğitim sonucunda bile mezunların din görevliliği sınavlarında başarılı olamamaları, ilahiyat fakülteleri ile daha sıkı bir iş birliğine girmek ve bu anlamda eğitimlerinin kalitelerini artırmalarını talep etmek gerekiyor sanırım.
Ş. AYDIN: Bizim artık her görevlimizin 4 yıllık ilahiyat fakültesi mezunu olması gibi bir düşüncemiz var. Bundan sonra elimizden geldiğince alacağımız elemanların ilahiyat fakültesi veya en azından ilahiyat ön lisans programı mezunu olmalarını sağlamak doğrultusunda çalışmalar yapıyoruz.
BİLDER: Hocam, BİLDER olarak birçok ilde hem mezunlarımızla hem de ilahiyat öğrencileriyle görüşmelerimiz oluyor. Onlarla yaptığımız görüşmelerde de gündeme geliyor. Bu arkadaşlarımızın mevcut kalitelerinin artırılması konusunda bize düşen görev nedir? Bu anlamda bulunduğumuz ilde müftülerimizle diyaloga girerek, din görevlilerimize yönelik ne gibi çalışmalar yapabileceğimizi onlarla da konuşuyoruz. Biz elimizden geleni yapacağımızı taahhüt ediyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığının bu anlamda gönüllü kuruluşlardan, sivil toplum örgütlerinden istifade etme gibi bir düşüncesi olabilir mi?
Ş. AYDIN: Biz tabi ki devletin bir kurumu olarak, doğrudan ya da dolaylı ilişkili olduğumuz devletin diğer kurumlarıyla ilişkilerimizi en üst seviyeye çıkaracak çalışmalarımıza öncelik veriyoruz. Bu arada tabi ki sivil toplum örgütlerinden bizim hizmet anlayışımız çerçevesinde gelen talepleri de olumlu karşılıyoruz. Mesela bir sivil toplum örgütü gelip; "însanlarımızı sağlık sorunları konusunda aydınlatmak istiyoruz, bize yardımcı olur musunuz?" diyorlar. Biz de onlara olumlu cevap veriyoruz. Çünkü o bizim hizmet alanımızla alakalı. Halkımızın aydınlatılması konusunda biz de halkı aydınlatmakla yükümlü bir kurum olarak onları destekliyoruz. Yani hizmet alanımıza giren konularda bütün kuruluşlarla işbirliği yapmaya hazırız. Yeter ki bizim hizmet alanımızla alakalı olsun ve asla kötüye kullanılma temayülü olmasın. Bu konuda son derece hassas davranmaktayız. Evet, sizin BİLDER olarak mezunlarınızı takip etmenizin başka faydaları da olabilir. Bence bu konularda çalışmanızda yarar var. Mesela; ilahiyat fakülteleri şimdiye kadar ne yazık ki mezunlarıyla ilişkilerini sürdüremedi. Oysa çağdaş bir eğitim kurumu mutlaka mezunlarıyla irtibat içinde olmalıdır. Bunu kendi kurumuna hizmet için yapmalıdır. Başka amaç için değil. Kendini geliştirmek için nasıl yapacak? Şöyle ki; mezunları çeşitli alanlarda görev yaptıkları için ne gibi sorunlarla karşılaşıyorlar? Sorunlarına çözüm üretebiliyorlar mı? Yoksa üretemiyorlar mı? Üretemiyorlarsa ne yapılabilir? Şimdi bunları en iyi şekilde nasıl öğrenirsiniz? Tabiki bizzat mezunlarımızla görüşerek ve onlarla irtibata geçerek onlardan bize bilgi akışını sağlayarak bu iş yapılabilir. Bugün ilahiyat fakülteleri aslında bunları yapmak zorunda. Kurum olarak yapmak zorunda madem ilahiyat fakülteleri yapmıyor, sizin gibi mesleki bir kuruluş bunu yapabilir. Yani fakülte ile mezunlar arasında çok güzel bir köprü vazifesi yapabilir ve bence bu çok da iyi olur. Bizim için de yararlı olur. Bu görevi bizim adımıza da yapabilirsiniz. Mesela bizim görevlilerimizden sizin mezun arkadaşlarınız ne tür sorunlarla karşılaşıyorlar? Onları nasıl çözüyorlar? Ürettikleri çözüm yeterli mi? Bu konularda bilgi akışı sağlayabilirsiniz. Bu da bizim için önemli bir veridir. Bu verileri değerlendirerek hizmet içi faaliyetlerimize yön verebiliriz.
BİLDER: BİLDER'in de bu konularda birtakım çalışmaları var hocam. Bu çalışmalardan kısaca bahsetmiştim. Şu an hala üzerinde çalıştığımız projelerimiz var. Demek ki biz bu çalışmalarımızı sizinle paylaşabiliriz.
Ş. AYDIN: Eğer siz bu işi kurum olarak yapmazsanız, kurum olarak aynı hataları yapmaya devam ederseniz, bu asla çağdaş insanların ve kurumların kabulleneceği bir şey değildir. Bu bakımdan bir defa bu eksikliğimizi gidermemiz gerekir. İşte bu berileri değerlendirme konusunda siz çok önemli bir görevi yerine getirmiş olursunuz.
BİLDER: Hocam bir diğer husus da; Diyanet bünyesindeki görevliler fırsat bulduklarında başka kurumlara geçmek istiyorlar. Milli Eğitime geçmek isteyenler var. Sağlık Bakanlığı'na geçmek isteyenler var. Sizce bu durumun sebebi nedir? Bu akışı durdurmak için her hangi bir projeniz var mı?
Ş. AYDIN: Evet, biz bu günlerde bu sorunlarla ilgileniyoruz. Gerçekten başka kurumlara çok büyük talep var. Bunu aslında engellemek istiyoruz. Çünkü yıllarca yetiştirdiğiniz bir insan bir anda başka bir kuruma gidiyor. O da haklı, çünkü burada aldığı maaş son derece cüzî bir miktar. Gittiği yerde daha iyi imkanlara sahip olacak. Onu da kınamak doğru değil. Diyanet İşleri Başkanlığı hakikaten hizmetinin niteliğini yükseltmek istiyorsa ki mutlaka istiyor, kalifiye eleman yapmalıdır. Başka amaç için değil, kendini geliştirmek için. Nasıl yapacak? Şöyle ki; mezunları çeşitli alanlarda görev yaptıkları için ne gibi sorunlarla karşılaşıyorlar? Sorunlarına çözüm üretebiliyorlar mı, yoksa üretemiyorlar mı? Üretemiyorlarsa ne yapılabilir? Şimdi bunları en iyi şekilde nasıl öğrenirsiniz? Tabii ki bizzat mezunlarımızla görüşerek ve onlarla irtibata geçerek, onlardan bize bilgi akışını sağlayarak bu iş yapılabilir. Bugün ilahiyat fakülteleri aslında bunları yapmak zorunda, kurum olarak yapmak zorunda. Madem ilahiyat fakülteleri yapmıyor, sizin gibi mesleki bir kuruluş bunu yapabilir. Yani fakülte ile mezunlar arasında çok güzel bir köprü vazifesi yapabilir ve bence bu çok da iyi olur. Bizim için de yararlı olur. Bu görevi bizim adımıza da yapabilirsiniz. Mesela bizim görevlilerimizden sizin mezun arkadaşlarınız ne tür sorunlarla karşılaşıyorlar? çalıştırmak için de yeterli ücret öder duruma gelmesi şarttır. Bu da şu anda bizim kurum olarak karşı karşıya olduğumuz çok ciddi bir çıkmazımızdır. Bu konuda herkesin düşünmesi gerekiyor. Maalesef Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çalışan görevlilerimiz çok büyük fedakarlıkları göğüsleyerek bu görevi yapıyorlar.
BİLDER: Hocam siz şu iddiayı nasıl değerlendiriyorsunuz? "Bir imam hatibin yaptığı görev bir gün için 2 saati geçmiyor. Bu kadar çalışmaya bu para fazla bile!" deniyor. Halbuki siz bu işin içinde olduğunuz için daha iyi takdir edersiniz, imam veya müezzin 7 gün 24 saat görev başında. Gece yarısı nikahı olur. Cenazesi olur. Sabah aynı şekilde, salâ vb. bunların hepsi yapılması gereken görevlerdir. Ama buna rağmen böyle bir kanaat var ve bu düşünce dile getiriliyor.
Ş.AYDIN: Din görevlilerinin günde namaz kıldırması toplam 2 saattir, diyen kimse imamın görevini bilmeyen kimsedir. İmamın ne yaptığını bilen insanın bunu söylemesi mümkün değildir. Bir defa imamın kendini oraya bağlaması vb. bunlar var. Ama bunlar konunun ayrı bir boyutu, imamın namaz kıldırmanın dışında adeta bütün gününü kapsayan başka görevleri de var. Bunları unutmamak lazım. imamı, 10-15 dakika namaz kıldırıp sonra serbest kalan bir kişi olarak düşünmek yanlıştır. Çünkü bu anlayışla sağlıklı bir din hizmeti sağlanmaz. Bir defa bu anlayışı fazla ciddiye almamak lazım. Bu son derece cahilane bir değerlendirmedir.
BİLDER: Hocam bu kanaati besleyen etkenler de var. Mesela imamlar-müezzinler cami ile ev arasına sıkışıp kalmaktan topluma daha iyi hizmet verebilmek konusunda bir şey yapamıyorlar. Dolayısıyla çok yetersiz kaldıktan için toplum nezdinde de bu ister istemez kendini gösteriyor. Görevlilerimizin namaz kıldırmak dışında konferanslar, paneller, seminerler gibi faaliyetlerde bulunma imkanları da olsa o zaman zannediyorum toplumda daha etkili olurlar.
Ş. AYDIN: Bugünkü din görevlilerinin yeterliliği sorunu hakikaten tartışılması gereken ciddi bir sorundur. Bir defa bugün din görevlileri profiline baktığımız zaman çok da iç açıcı bir manzarayla karşılaştığımızı söyleyemeyiz. Bugün mevcut din görevlilerimizin %10'u henüz fakülte muzunudur.
BİLDER: Hocam, bunlar son veriler mi?
Ş. AYDIN: Şu anda belki hata yapabilirim. Elimde kesin bir belge yok, ama %10'u geçmiyor. Bu durumda hiçbir şey söylemeye gerek yok. Bir defa bu tabloyu gösteriyor. Bugün ilkokul öğretmenlerinin bile üniversite mezunu olduğu bir ülkede din görevlilerinin hala ilkokul veya lise mezunu olması kabul edilebilir bir şey değildir. Bunun tabi düzeltilmesi gerekiyor. Bunu kısa zamanda düzeltmek mümkün olmadığı için iyileştirici çalışmalar yapmamız gerekiyor.
Ş. AYDIN: Konferans, seminer gibi faaliyetlerden önce yapacak çok şey var. Cemaatin sorunlarıyla ilgilenecek, hastalarını ziyaret edecek, hal ve hatırlarını soracak, birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalarını sağlamak gibi görevleri yok mu? Çocuklarını ve kendilerini okutmak ve dinî bilgi ihtiyaçlarını karşılamak görevleri yok mu? Mesela; bugün cami dersleri gibi bir programımız, bir görevimiz var. Hangi imam bunu doğru dürüst yapıyor? Yapmıyor, işte bu, görevliler konusunda biraz önce belirttiğini cahilane anlayışı pekiştiren ne yazık ki en önemli faktör. Sizin belirttiğiniz gibi böylesine yetersiz görevliler işte öylesine cahilane din görevlisi anlayışını tetikliyor, pekiştiriyor. Ama bunlardan kurtulmamız lazım. Böyle bir imam görevinin ne olduğunu bilmeyen bir zavallıdır.
BİLDER: Maalesef hocam, bu da bir gerçek. Kendisi bilmiyorsa anlatamıyor da.
Ş. AYDIN: O zaman ona kimse itibar etmez. Maalesef bugün bu yetersizliğimizi devam ettirdiğimiz sürece kimse de bize dinî meselelerde itibar etmez.
BİLDER: Hocam, bu anlamda görevlilerin yönlendirilmesi konusunda müftülüklerden bir talebiniz oluyor mu? Mesela önümüzde kutlu doğum haftası var. Bunun dışında kandillerimiz ve özel gecelerimiz var. Bu gecelerde bir mahallede bulunan üç-beş görevli bir araya gelerek de öncelikle camiye gelen cemaatten başlayarak tüm toplumun sorunları ile ilgili ekstra çalışmalar yapabilirler. Bu şekilde yönlendirmeler ol ursa zannediyorum çok daha başarılı olunur.
Ş. AYDIN: Bizim müftülerimiz görevlerini biliyorlar. Zaten bu konularda bilgilendirmelerini yapıyorlar.
BİLDER: Hocam, Diyanet İşleri Başkanlığı'na yönelik şöyle bir tenkitin yapıldığına bazen şahit oluyoruz: "Diyanet İşleri Başkanlığı toplumun genel sorunlarına ilişkin açıklamalarına kamuoyunda yeterli ölçüde rastlayamıyoruz. Toplumu yakından ilgilendiren birçok dini konuda, konun uzmanı olmayan, hatta ilahiyatçıyım deyip de ilahiyatçılıkla alakası olmayan kişiler çıkıp kamuoyuna açıklama yapıyorlar, isminden de anlaşılacağı üzere bu konularda yetkili kurum Diyanet İşleri Başkanlığı. Dinî bir konuda bir tartışma varsa, bunun son noktasını Diyanet İşleri Başkanlığı koymalı. Bu anlamda Diyanet üzerine düşeni yeterince yapamıyor. Bu eleştiriyi nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?
Ş. AYDIN: Diyanet İşleri Başkanlığı kanunun verdiği yetkileri en iyi şekilde kullanmaya çalışır. Toplumu en doğru bilgiyle aydınlatmak için ne yapmak gerekiyorsa onu yapma gayreti içerisindedir. Dini konularda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeterince etkili olmadığını düşünmüyorum. Ancak şu var ki, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın böyle dayatmacı bir tavır içinde olması mümkün değildir. Bu düşünülemez. Demokratik ve çoğulcu bir toplumda hiçbir zaman Diyanet İşleri Başkanlığı kalkıp da herhangi bir görüşü dayatmaz. Din konusunda herkesin düşünmeye ve konuşmaya hakkı vardır, ama ehliyeti de gözetmek gerekir. Aklı başında herkesin de hangi konuda ne kadar konuşacağını bilmesi gerekir. Haddini bilmeyenleri ise toplum zaten cezalandıracaktır, diye düşünüyorum. İşte bu bakımdan böyle bir yasak konulması da uygun olmaz. Benim kişisel görüşüme göre, insanların böyle konuşması yasaklanamaz. İnsanlar konuşacaktır. Zaten dinin bir magazin kültürü anlamında ele alınmasını halk da onaylamıyor. Bu hoş bir şey değil. Aklıselim sahibi bir kimse zaten bunu kabul etmez. Ne yazık ki bunu yapanlar mevcuttur. Ancak toplumun sağduyusu hadiseleri çok iyi değerlendiriyor ve değerlendirmeye de devam edecek. Ben şahsen böyle düşünüyorum. Halkın irfanına güvenmeliyiz.
BİLDER: Benim söylemek istediğim şuydu. "Mutfağı herkese açmamak" idi. İlim sahibi insanlar her şeyi konuşur ve tartışırlar. Ama bu tartışmaları topluma aksettirmelerinin sakıncalı olduğunu söylemek istedim.
Ş. AYDIN: Tabi siz de biliyorsunuz ki İslam'da din adamı diye bir ayrım yoktur. Allah ile kul arasına bir aracı konulmaz. Böyle bir ruhban sınıfı yok ama ulema var, bilen insanlar var. Herkes bilgisi ölçüsünde rehberlik yapabilir. Kaldı ki ilim adamları da yapabilir. Bu ilim adamları da nerede, neyi, nasıl konuşacağım her halükarda bilmelidir. Bu da ilminin delilidir.
BİLDER: Hocam bize zaman ayırıp değerli fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Ş. AYDIN: Ben de teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.